HÜSN-Ü HAT KİTABI

            

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HATTAT:

Doğan Çilingir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2006

ANKARA

 

Her hakkı mahfuzdur. Kopyalanamaz. Aksi halde telif hakları kanunu uygulanır

 

 

 

 

GİRİŞ

Sanatın güzeli, güzelin sanatı;

Hüsn-ü Hat.

Güzel yazı,yazının güzeli.

Hüsn-ü Hat.

Hat, çizgi demektir. Hüsn ise güzellik.

Hüsn-ü Hat, bütün güzel çizgiler veya onların bir araya gelerek oluşturdukları  güzel yazı..

Güzel sevilir,sevilen güzeldir; çirkin sevilmez. Eğer seviliyorsa,bu; çirkinde az da olsa görebildiğimiz  güzellikten olsa gerek. Zaten her şeyin başı GÜZEL ve O Güzel’ den fışkıran sevgi, saygı  ve aşk değil  mi?Aşkın zirvelerinde bulunanların omuz başlarında aşk, sevgi ve hoşgörüyü  bedava dağıtandan dinleyelim:

”Çirkin diye bir şey yok! Çirkin diye nitelendirdiğimiz o varlık bile  diğer bütün varlıklar gibi kendi kategorisinin en mükemmeli olarak yaratılmıştır.”(Seyyid Abdülkadir Geylani k.s.)

“Yaratılmışı hoş gör,Yaratandan ötürü”(Yunus Emre)

Seven, hoş görülü olur. Hoşgörü, sevgi ve saygı içiçe..Hoşgörü kelimesinin bir kere anlamını düşünelim;

Hoşgörü, çirkin değil, güzel görü... Güzeli görmek; her şeyde, her varlıkta, her çizgide güzeli görmek, güzel yönünü görmek, görebilmek...Güzelde güzeli görmek kolay..İş, çirkinde de güzeli görebilmek..Daha doğrusu çirkin diye bir şey görmeyip hep güzel görmek..Bunun için güzeli görebilmek,hoşgörülü olmak bir meziyet, bir erdemliliktir.

Top yekün bir sanat eseri olan şu kainattaki güzellerin güzelini görmek, onu yapanı, Yaradanı,Allah'ı hissedebilmek, kalbimizde duymak, gönlümüzde, ruhumuzda ve bütün benliğimizde O'nu bulmak, O'nunla yaşamak, sevgi ile, aşkla yaşamak...

İşte bu aşka, bu sevgiye ve bu hoşgörüye yani güzel görüye ulaştığımız zaman biz göremezsek bile bizi her an gören o Güzel kendini gösterecektir. Zaten insanların amacı her konuda iyiyi, doğruyu ve güzeli bulmak O'na kavuşmak değil mi?

        ALLAH ’ IM

Benim hakiki sevgilim.

Gerçeklerin hepsi Sen'de.

Ebedi Aşk, sonsuz sevgi.

İYİ’ lerin hepsi Sen'de.

                                               Bir kuluna tutulmuştum.

                                               Geçici olmayan Sen'de.

                                               Bu yolu doğru bulmuştum.

DOĞRU’ların hepsi Sen'de

Her şeyinle Tek,Eşsizsin.    

      Rahmetlerin hepsi Sen’de.   

Yoluna düştüm Güzel’in;       

GÜZEL’lerin  hepsi Sen’de. 

(Doğan Çilingir)   

 

Evet kardeşim, hoş görülü isen, bir sanatın olmasa bile sen, bir sanatkarsın artık.

Sözün bir şiir,

Sesin bir nağme,

Fırçan bir tablo ve

Kamışın bir hat olmuştur senin.

Bütün sanatkarlara, sevenlere ve hoş görülü olanlara ve olmayanlara bizden selam olsun.

Hoş görünüze sığınıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

GÜZEL SANATLAR VE HÜSN-I HAT

 

Güzel Sanatlar (edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarlık ve tiyatro gibi) İnsanda meftunluk ve hayranlık uyandıran sanatlardır ki eserleri, ancak hayat ve tabiatın, ince bir duygu ve üstün bir sezgiye dayanan ayrı bir bakışla görülebilmesiyle meydana çıkarlar (Türkçe Sözlük, s.218)

Hegel'e göre güzel sanatlar; Şiir, Müzik, Resim, Heykeltıraşlık, ve Mimarlık olmak üzere beştir.Zaman içinde Tiyatro , Dans, ve Fotoğrafçılık güzel sanatlardaki yerini almıştır.

Batıda güzel yazı yani Kaligrafi (Callıographie) ve bazı tezyini yazılar mimari tezyinat arasında resmin bir şubesi olarak görülmüştür. Yazı açısından değil, resmetme bakımından değerlendirilmiştir.Çünkü Gotik ve Majüskül harflerde az da olsa hoşa gitme karakteri gösterenler varsa da İslami yazılar gibi estetik bakımdan bir fevkaladelik arz edemediklerinden zihinleri meşgul etmemiş ve güzel sanatlar arasında kendilerine bir yer ayırmak dün de bugün de bahis mevzuu bile olmamıştır.

Halbuki Hüsn-ü Hat sanatı, İslam' da hem mümtaz bir ekol ve estetik  hem de bir kıymet halini aldıktan sonra yer yer ve kol kol inkişaf ve tekamül ederek haiz olduğu fevkaladeliğiyle güzel sanatlar arasındaki yerini fiilen almış durumdadır.

Hüsn-ü hat sanatı; batı tarihçilerine göre "mimari tezyinat", meşhur ressam Picasso' ya göre "soyut resmin ulaşabileceği son nokta”, Sultan Ahmet camiinde gördüğü bir ta'lik yazıdan etkilenen Macar ressama göre “konuşan, yürüyen ve insanda çok güzel duygular uyandıran, ve sanki hareket ediyormuş hissini veren harfler, yazılar, çizgiler”, Amerikan sanat çevrelerine göre “The music of eyes (gözlerin müziği)” dir. Bu misalleri çoğaltabiliriz.

Aslında hüsn-ı hat, bütün güzel sanat dallarının verebildiklerinin de fevkinde, insanı etkileyen bir sanat.. Hatta Fuat BAŞAR’ ın tespitiyle Osmanlıya göre sanatın da ötesinde bir İlimdir. Âdetâ Yüce Allah'ın Kelamı olan Kur'an-ı Kerim gibi. İnansın  inanmasın dinleyenleri etkisi altına alması gibi bir şey..(Onun için  Hüsn-ı Hatt’a; Ruhanî Hendese yani Ruhun Geometrisi  demişlerdir.) Artık Picasso' dan da ileri giderek  diyebiliriz ki:Hüsn-ı Hat, sadece soyut resmin, ulaşabileceği son nokta değil; bütün güzel sanatların zirvesi..Burada içimden “ZİRVE SANAT – HÜSN-Ü HAT” diyesim geliyor.

Sadece hat sanatıyla uğraşanlar değil, güzel sanatlarla ilgili olan herkes bunun böyle olduğunu ruhlarında hissederler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAZININ TARİHİ SEYRİ

 

“Medeniyet Âleminde Yazı ve  İslam Medeniyetinde Kalem Güzeli” adlı eserinde, Mahmud YAZIR tarihe geçebilen yazıları, Ölü yazılar ve Diri yazılar olmak üzere başlıca iki gruba ayırmış;

Birinci grupta:

Eski Mısır Hiyegrolifi

Çivi Yazısı

Eski Fenike Yazısı

Eti Yazıları

Uygur Yazıları

(hâlâ okunamayan eski Yunanlılardan) Minoalılar (MÖ 2000)’ın Yazıları ile

Eski Hind Dinine ait “Rig Veda” kitâbelerini gösterir.

İkinci grupta: bugün de okunabilen yazılar olarak;

Çin Yazıları

Lâtin Yazıları

Arap Yazıları

Batta Yazısı

Gürcü Yazısı

Cifr Yazısı

Kör Yazısını gösterir.

“Geçmişte ve Bugünkü Yazılar” adlı eserinde Alman Hans Jensen, 490 çeşit yazı hakkında bilgi vermiştir.

“Bin Diller” adlı İngilizce eserde ise 1100 kadar yazı hakkında bilgi verilmiş ve M.Yazır bu yazılardan 65 kadarını örnekleri ile ” Kalem Güzeli “ nde göstermiştir.

Bugünkü yazılardan Lâtin Yazısının, bunu kullanan milletler arasında kaç çeşide eriştiği kesin olarak belli olmamakla birlikte otuzu geçmez.

.(Bir Alman matbaasının reklâm mecmuasında Lâtin Yazısının yirmiye yakın çeşidini gördüğünü M.Yazır bildiriyor.)

 

 
Yukarıda adı geçen Almanca ve İngilizce eserlerde  İslâm harfleriyle yazılan yazılardan yüzeysel bahsedilmiş, doyurucu, açıklayıcı ve mufassal bilgi verilmemiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ARAP YAZISININ İSLÂM YAZISI HÂLİNE GELİŞİ

İslâm’dan sonra;

“İNNELLAHE CEMîLUN YUHİBBU’L CEMÂL”

“Allah güzeldir, güzeli sever” hadîs-i şerîfinden hız ve kuvvet alan vahiy kâtipleri ve hattatların gayretleri ile Arap yazısı, birçok  yenilik ve gelişme merhaleleri geçirmiş ve güzelleşmiştir. Sürekli olarak yapılan ve gelişen estetik arınmalar ve çeşitlenmeler geçirip sanat halinde zamanımıza kadar gelmiştir.

İslâmiyet’in dünyaya yayılması ile Arap yazısı, İran’da olduğu gibi mevcut yazının yerine geçmiş, bazı yerlerde de o ümmetin ilk yazısı olmuştur.

Meselâ Afrika’da  Berberî yazısı,

Mısır’da Kıptî yazısı,

Suriye, Arabistan ve Irak’da  Arami,Süryani  ve diğer Sami yazılarını ve kısmen de Yunan yazısını ortadan kaldırmış,

İran’da Pehlevi  yazısının ve

Orta Asya’da Uygur yazısının yerine geçmiştir.

Ayrıca; Afganistan, Bulucistan, Hindistan, Malezya, Sumatra, Cava ve Çin’e kadar sarkmıştır.Bunun yanında Türkçe, Farsça, Tatarca, Afganca, Hinduca, Malayca, Arap yazısı ile yazılabildiği halde Kuzey Afrika’nın Berberî lisanlarında bile hâlâ kullanılmaktadır.

Dünyanın hemen hemen bütün İslâm ülkelerinde, rahatlıkla kullanıldığı için, Arap yazısı cihâna yayılan dinî rolü, çeşitlenmesi, tekâmülü ve estetik değeri bakımından İSLÂM YAZISI olma şerefine kavuşan tek yazıdır.

 

 

ARAP YAZISI VE ELİF-BA

 

Arap yazısının İslâm’dan önce ve İslâm’dan sonra iki safhası vardır.

İslâm’dan önceki Arap Yazısının başlangıcı kesin olarak bilinmemekle birlikte bu konuda Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in “Türk Yazı Çeşitleri”  kitabındaki belgede İsmail Hakkı, İsmail aleyhisselâmdan.başlayarak konuşulan ve yaygınlaşan Arapcayı ilk yazanın NİZAR (Peygamberimiz’ in 8.dedesi) olduğunu söylemektedir. Arap yazısının İslâm’dan önceki örnekleri de üç beşi geçmeyecek kadar azdır. Bunlar;

MS 512’de yazılan ZEBET KİTABELERİ,

MS 658’de yazılan HARRAN KİTABELERİ,

MS 600’de yazılan Suriye’deki UMM’UL-CEMAL KİTABELERİ’ndeki yazılar,

Halk arasında kullanılan yuvarlağımsı ŞAMî yazısı ile

Resmî yazışmalarda kullanılan köşemsi birkaç MAKİLî yazısı..

Bunlar İslâm’dan önceki Arap yazılarının örnekleridir. Dikkat edilirse İslâm’dan önceki Arap yazılarının tarihî süreci bir asrı bile doldurmuyor.

Halbuki İslâm’dan sonraki Arap yazılarının binlerce, milyonlarca örnekleri hicrî yılın başından günümüze kadar gelmiş ve yaklaşık l5 asırdır hayatiyetini bütün canlılığı ile sürdürmüştür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ARAP ELİF-BA’SI

Bilindiği gibi Elif-Ba üzerine kurulan yazıların hepsi Fenike Elif-Ba’sına dayanır. Fenike Elif-Ba’sı  22 harften ibarettir.Keldanîler bu harfleri Fenikeliler’den almış ve İbranî yazısı,oluşumunu tamamlamıştır.

Buhtun-Nasr zamanında Asurîler,İbranî yazısını Süryanî şekline dökmüşlerdir.Araplar da Elif-Ba’larını Süryanîlerle müşterek olan 22 harf ve Süryanilerde olmayan fakat dillerinde olan yedi harfi de ilave ederek Elif-Ba’larını 22+7=29 harfe çıkarmışlardır.

(  ) Lâm-elif hariç, her bir harfin karşılığına birer rakam koyarak EBCED HESABI adıyla tarih düşürmekte kullanılan Arap Elif-Bâ’sındaki harfler ve her harfe isabet eden rakamlar sırasıyla şunlardır:

HARFLER                  - - - - -- - -                                                   HARFLER

Sîn - 60                                                                                       Elif- 1

Fâ  -70                                                                                         Bâ- 2

Sâd-90                                                                                         Cim-3

Kaf-100                                                                                         Dâl-4

Râ -200                                                                                         Hâ -5

Şîn-300                                                                                        Vâv-6

Tâ -400                                                                                        Zeyn-7

Sâ -500                                                                                         Ha  -8

Ha -600                                                                                        Ta -9

Zâl -700                                                                                       Yâ -10

Dat-800                                                                                        Kâf-20

Za  -900                                                                                       Lâm-30

Gayn-1000                                                                                  Mîm-40

Nun-50

Farsça Elif-Bâ’sı: (    - Pâ,    - Çîm,    - Jeyn,    - Gâ ”Farsça Kâf” ) 4 harf  ilavesiyle 29+4=33 harftir.

Osmanlıca Elif-Bâ’sı (    - “Kâf-ı Nunî,      - “Kâf-ı Vavî” ve      - “Kâf-ı Yâî”yi) 3 harf ilavesi ile 33+3=36 harften meydana gelmiştir.Bilindiği gibi Osmanlıca, Türkçe,Arapça ve Farsça kelimelerin bir arada kullanılmasından meydana gelmiştir.

Arap Elif-Bâ’sının bugünkü tertibe ne zaman sokulduğu tam olarak bilinmese de Hicrî 4. asır, Milâdî 10. asırda olması muhtemeldir.

Arap Elif-Bâ’sının bugünkü bilinen tertibi Aşağıdaki gibidir:

Elif- Bâ- Tâ  - Sâ- Cim- Ha- Ha - Dâl- Zâl - Râ - Zeyn- Sîn - Şîn- Sâd- Dat- Ta - Za  -Ayyn- Gayn- Fâ  - Kaf- Kâf- Lâm- Mîm- Nun- Vâv- Hâ –Lamelif- Yâ.

 

ARAP YAZISINDA HAREKELER:Yanlış okumayı önlemek maksadıyla sonradan Hallâc Mansur zamanında uygulanan harekeler yardımıyla, Arap harflerini ve kelimelerini okuma yoluna gitmek; küçük yaştaki çocuklar ve yeni öğrenenler için bir kolaylık sağlasa bile, okumada ve yazmada alışkanlık hasıl olduktan sonra harekeler birer fazlalık ve kalabalıktan başka bir şey ifade etmez hâle gelir.

Elif-Bâ harflerini öğrenirken her harfin kendi hususiyetine göre (mahrecine göre) en az üç türlü okunabileceğini bilen bir ağızdan, hocadan öğrenmek bu yazı için daha pratik bir metottur.

Harfler böyle kestirme, sade bir tarzda bellenince artık harekeler önceden birer ikaz edici, sonra süs ve nihayet bir yük olmaktan fazla bir iş görmemeye başlar ve terk edilmekle yazıda bir eksiklik olmaz.Bilakis aslına rücu ettiği yani aslına döndüğü için daha sade, daha mücerret ve daha mükemmeldir.İlk İslam yazısı olan Kufi yazısı iyice incelendiğinde bu görülür.

Nitekim tarih boyunca İslâm harflerinin bunlarsız da süratle ve kolaylıkla yazılıp okuna geldiği söz götürmeyen bir hakikattir.

Meşhur lisan mütehassıslarından Ya’kub-ı Kındî:

“Hiçbir hat; Arap hattı kadar tahlile, tetkike ve süratle yazılmaya müsait değildir.” demiştir.

 

 

 

YAZI VE  HAT

 

YAZI: Beşerin parmakları ucundan tezahür eden, iç âlemlerin ham veya olgun; zayıf veya kuvvetli; çirkin veya şifalı meyvelerdir.

Yazı, dilin eli ve elin de dilidir.Gönlün tercümanı, iradenin ölçüsü, ruhun aynasıdır.Akıllara elçi, marifetlere silâh, ilimlere hüccet ve delil, medeniyetlere senettir.

Yazı, hafızanın yükünü hafifletir.Güzel yazı bunu daha da azaltır.Gözü ve zihni erken yorulmaktan korur.Fikrin işlemesine, olgunlaşmasına yarar,sözü düzenler.İfadeyi kuvvetlendirir, dili dizginler, düşünmeye zaman, düzeltmeye imkân verir.

Yazı, hakikî yazı ve mecazî yazı olmak üzere iki bölümde göze çarpar.

Mecazî manada yazılar şunlardır:

ÇİZME YAZI

YAPMA YAZI

KOPYA YAZI

İŞLEME YAZI

BİLGİSAYAR YAZISI

ELEKTRONİK YAZI .Bu yazılar, gerçek hat  yazısından ayrı yazılardır.

Hakikî manada yazı ise el ve kalemle yazılan yazılardır.Bu yazılara “EL YAZMASI” yahut “ORİJİNAL YAZI” denir.Kıymeti haiz olan yazılar bu yazılardır.

Onun için el ve hat kalemi ile yazılan yazılar hakikî, içi doldurularak veya kopya edilerek yazılanlar ise mecazî yazılardır.

HAT: Hat, İslâm dini ile birlikte doğmuştur.

İslâm dini’nden önceki yazı, çizgi,hat, İslâm dininden sonra hüsn-ü hat şeklini almıştır.

“Hat” kelimesinin ondan fazla manası vardır.Bizi ilgilendireni “çizgi ve kalemle yazı yazmak” manalarıdır.

Genel olarak hat denince Kur’an-ı Kerim harfleri ile yazılmış yazı akla gelir.Kur’an-ı Kerim Hüsn-ı Hat ile yazılmıştır.Sanat yazıları için HÜSN-I HAT (GÜZEL YAZI) tabiri kullanılır.

İlk  vahiy kâtiplerinden olan ve hattatların da piri sayılan Hz.Ali (Kerremellahu vecheh) efendimizin “Bütün ilimler, Besmelenin (    ) Bâ harfinin noktasında gizlidir, ondan çıkmışlardır.” ifadesi, çizgi anlamına gelen hattın da o noktadan çıktığını bize bildirmektedir.Zaten geometride de çizgi, yani hat iki veya daha fazla noktaların yan yana gelmesinden meydana gelmiyor mu?

Bu çizgi;

Düz veya kırık,Eğri veya eksik,Kısa veya uzun,İnce veya kalın,Bozuk veya düzgün,Güzel veya çirkin olabilir.

Bu çizgi;

Canlı ve cansız şeylerin münasebetlerinden, temas ve tesirlerinden, birbirlerine veya bize karşı aldıkları vaziyetlerden doğabilir.

Bu çizgi;

Bizim tarafımızdan çizme, yapma, oyma, yazma olarak meydana getirilmiş olabilir.

Dış âlemimizde değil de hissimiz veya zihnimizle, iç âlemimizde de türlü- türlü çizgiler çizer, şekiller düşünür, sûretler kurar, bunları hariçte de varmış gibi hayâl ederiz.

Çizgi, hat, hudut, iki şeyi birbirinden ayıran belirleyici, estetik kıvrım.Bütün varlıkların hududu, sonu. Hat...Ölümü ve ölümsüzlüğü, sonsuzluğu hatırlatan, haber veren hat !...

Elin, parmakların, gözün, kirpiklerin, kaşların, çene, ağız, dudakların kıvrımı...Yüzdeki, alındaki, bedendeki kıvrımlar, çizgiler hatlar...

Hayvan, bitki, yapraklar, dünya, güneş sistemleri, galaksilerin seyrindeki kıvrımlar, çizgiler.Ve bütün hareketlerdeki ilâhî estetik, güzellik hatlarda gizli..

Bütün hatlar ne güzel !

Bunu gören şair de ne güzel söylemiş:

Yaratılmışı hoş -güzel- gör, Yaratan’dan ötürü.”

 

Bütün bu çizgilerin her birine bir ad takarak diğerlerinden ayırt da ederiz:

Hendese (Geometri) hattı

Resim hattı

Yazı hattı

Demiryolu hattı

Telgraf hattı

Telefon hattı

Hudut hattı

Deniz hattı

Hava hattı

Telsiz hattı

Ziya -ışık- hattı

Ses hattı.

Ayrıca bu hatları;

Hissî hat

Zihnî hat

Hayalî hat

Mevhum hat

Maddî hat

Hakikî hat

Manevî hat

Farâzî hat

İtibârî hat

Ruhî hat.

Bu hatların bir kısmını dış, bir kısmını da iç âlemimize bağlarız.

Bütün bu hatlarda, hattın çizgi manası az çok gizli veya açık olarak görülmektedir.

Demek ki hat, çizgi manasında hakikat, çizgi gibi manasında ise mecaz, kinâye, istiâre,temsil, teşbih olarak kullanılmıştır.

Kalemle yazılmış çizgi veya sadece “Kalem” e Hat (yazı) denildiği de olmuştur. Nitekim Yüce Allah, Kalemi yarattığında; “kalem”  hem “YAZ!”  emri ile şereflenmiş ve hem de yazıyı, hattı, hüsn-ı hattı yazmakla şereflenmiştir.

Fikir, söz inşa eden kimseye “sâhib-i kalem” denir.

Fikri resim ve sembollerle ifade eden yazı çeşidine İDEOGRAFİ (Fikir Yazısı) denir.

ses parçası(Fonem), sözün bir kenarı, harf de bir şeyin kenarıdır.Bundan dolayı harf; ses olan harfin yerine geçen bir vekil, sesin vekili sayılmıştır. Harfler de sözün vekilidir.

FONOGRAFİ  (Söz yazısı) Hattın manası:

Harflere ve harflerden kurulan kelimelere, kelimelerden yapılan cümlelere, cümlelerden doğan bir kelâma delâlet etmek üzere el ve kalemle veya benzeri bir vasıta ile çizilerek veya yazılarak veya yapılarak meydana gelen şekiller, suretler diye tarif olunur.

Kaldı ki bu şekiller ideografideki gibi resim değildir.

Geometrik ölçüler çerçevesi dışında kalmış, onun usul ve kaidelerinden faydalanmamış bir yazı düşünülemez.Bununla beraber yazı özellikle Hüsn-ü Hat, sadece hendeseden ibaret değildir.Belki ondan da öte Ruhun Geometrisidir.

Geometrik âletlerle çizilen yazılarda bir donukluk ve kat’ilik görülür.

TAHRÎR:Fikri, muradı, mana ve maksadı, doğru dürüst söz olarak isabetle kâğıda geçirmektir.

KİTÂBET:Sözü, mensub olduğu  dilin, sarf, gramer ve edebiyatında mevcut usul ve kaidelere uygun olarak kağıda dökmektir. Böyle yazana KATİP denir.

KATİP-HATTAT :

Kur’an-ı Kerim harfleri ile yazılmış hüsn-ı hat yazarlarına “KATİP” denir.Çoğulu “küttâb”dır. Daha sonraları HATTAT denilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’i ilk yazanlara “VAHİY KÂTİBİ” denmiştir.

HATTAT:Türkçe Sözlükte;güzel yazı yazan sanatkara hattat denilmişse de aslında;

 

HATTAT

Herhangi bir yazıyı güzel yazan sanatkâr demek olmayıp İslâm yazıları içinde yüksek estetiği hâiz olan yazıları güzel yazmayı kendisine meslek edinen sanatkâra verilmiş hususî bir ıstılâhtır.

Dolayısıyla diğer milletlerin yazılarını güzel yazanlara şimdiye kadar hattat denilmemiş olduğu gibi bugün de denilmiyor.Bu sebeple hattat tabirini;İslâm sanatının ve sanatkârlarının tarihi ve muşahhas bir alâmet-ı fârikası olarak anlamak daha doğru olur.

Hattat, yenilik yapan anlamına da gelir.

Son Abbasî Halifesi Musta’sım-Billah’ın kölesi olduğu söylenen YÂKUT-I MUSTA’SIM (.../1299)  gelinceye kadar kalemin ağzı düz kesilirdi. Yakut eğri keserek temel yazı çeşitlerinden aklâm-ı sitteye yeni bir revnak, çeşitlilik, süs ve sanata yeni bir veçhe vermiştir.

İşte Yakut’a, sanata yaptığı bu yenilikten dolayı HATTAT denildi.

İbn-ı Mukle’ye de “İmâmu’l-Hattâtîn” (hattatların imamı) denilmiştir.

Hattatlar anlamındaki “hattâtîn” kelimesi, “hattat” kelimesinin çoğulu olduğu gibi; “kâtipler” anlamına gelen “küttab” kelimesi de “kâtip” kelimesinin çoğuludur.

Hattat kelimesinin yukarıda anlattığımız manaları içine alan “ıstılah kelimesi” olarak kullanılması Yâkut’tan sonradır. Yani Yâkut’tan (..../1299) sonra Hüsn-ı hat ile uğraşanlara KATİP veya küttab denmemiş, hattat-hattâtîn denmiştir.

Osmanlılar hattatlar için Hoş-nüvis (Hoş yazan),Hûb-nüvis (Güzel-iyi yazan),Ta’lik-nüvis (Ta’lik yazan),Celî-nüvis (Celî yazan),Siyâkat-nüvis (Siyâkat yazan), Ta’lik nüvisân (Ta’lik yazanlar) ve  Çep-nüvisân (Divânî yazanlar) tabirlerini de kullanmışlardır.

 

VAHİY KATİPLERİ

 

Vahiy Katiplerinden önde gelen sahabelerin başlıcaları şunlardır.

 

Hz.Ali (Kerremellahu Vecheh)

 

Hz.Ömer (r.a.)

 

Hz.Osmar (r.a.)

 

Hz.Talha (r.a.)

 

Hz.Eban bin Said (r.a.)

 

Hz.Osman bin Said (r.a.)

 

Hz.Hatib bin Ömer (r.a.)

 

Hz.A’la bin Harezmî (r.a.)

 

Hz.Ebu Selman bin Abdul-Eşhel (r.a.)

 

Hz.Abdullah bin Saîd (r.a.)

 

Hz.Husrayt bin Abduluzzâ (r.a.)

 

Hz.Muaviye (r.a.)

 

 

 

 

 

 

HÜSN-I HATTIN TARİHÇESİ

Yazının tarihçesinden 3. madde başlığı ile yukarıda biraz bahsetmiştik.Şimdi de Hüsn-ü Hattın tarihi gelişiminden bahsedelim.

İslâm’dan önce, Mekke şehrinde Milâdî beşinci yüzyılın ikinci yarısında dik, köşeli Makili yazı ile yuvarlağımsı Şami yazısı kullanılmaktaydı.

 

MAKİLİ YAZI: Kale, sığınılacak yer, sarp yer anlamına gelen mâkilî kelimesi; anlamı gibi yazısı da köşeli, düz, hendesî (geometrik) ve donuktur.Mâkilî yazıya, hatt-ı satrancilî de denir.

Mâkilî yazı daha ziyade resmî yazışmalarda kullanılıyordu. Âbide yazılarında bunları görmekteyiz.Hendese ve nakış aletleriyle çizilerek, kazılarak yazıldığından yani direkt elle yazılmadığından bu yazılar hakikî yazılardan değil, mecazî yazılardan sayılır.

 

ŞAMî YAZI: Elle yazılan Şâmî yazılar, yani yuvarlağımsı yazılar ise halk arasında, resmî olmayan yazışmalarda, haberleşmede kullanılıyordu.

Suudî Arabistan’ın kuzeyinde Nebat bölgesinde halkın kullandığı yazıya Nebâtî yazı da denir.

 

MENSÛB YAZI: Mâkilî ve Şâmî yazının karışımından doğan ve Mensûb Yazı adı verilen bir yazı çeşididir. Bu yazıyı ilk kullananlar vahiy katipleridir. Kur’an-ı Kerim’ in nazil olmaya başlaması vahiy katiplerinin bu yazıyı kullanmaya başladığı zamana rastlar.Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim ilk defa bu mensûb yazı ile yazılmaya başlanmıştır.

Sevgili Peygamberimiz’ in (SAS), Habeş kralı Necaşi’ ye gönderdiği ve bugün tarih kitaplarında da gördüğümüz davet mektubu, Mensub yazı türü ile(vahiy katiplerince) yazılmıştır.  Mukavkıs’a gönderdiği mektupta da  bu yazının örneğini görülür.

HÜSN-I HATTIN İLK ÖRNEĞİ KÛFî YAZISININ DOĞUŞU:

Hz.Ömer (r.a.) zamanında Mısır fatihi Amr bin As Kûfe şehrini kurmuştur. Kûfe şehrinde kurulan mekteb’de zamanın meşhur KATİPLERİ, Kur’an-ı Kerim’ i yukarıda adı geçen MENSÛB HATTI ile kopya ederek yazıyorlardı.

İşte Vahiy Katiplerinden olan ve Hüsn-ı Hattın pîri olarak kabul edilen Hz.Ali (r.a.) Efendimiz, bu mensûb denilen yazıyı ıslah ederek geliştirmiş ve güzelleştirmiştir.Bundan dolayı bu yazıya,Kûfe şehrine izafeten Kufi yazısı denmiştir

 

HATT-I KUFî

Demek ki Kufî yazısı, Mensûb yazısının Hz.Ali (r.a.) efendimiz ve vahiy katipleri  tarafından ıslâh edilmiş,geliştirilmiş ve güzelleştirilmiş şeklidir.

Mâkilî,( köşeli )  yazıda gözlü ve başlı harflerin hareketi dört iken Kûfî yazıda üçe inmiştir.

Hz.Ali efendimizi takip eden diğer katipler, O’nu kendilerine rehber edinmişler ve Kûfî yazısını yaklaşık 500 çeşit şekilde yazmışlardır.

Topkapı Sarayı’nda Hz.Ali, Hz.Ömer ve Hz.Osman’ın kûfî yazısıyla yazdıkları Kur’an-ı Kerim’ den şâheser örnekler mevcuttur.

Kûfî yazısına;MENSûBî, MEKKî, MEDENî ve BASRî adları da verilmiştir. Ayrıca UMM’UL-HUTÛT( güzel yazıların anası ) da denilmiştir.

Kûfî yazısı ile SİKKE(Para), KİTÂBE ve KUR’AN-I KERİM yazılmıştır.

Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali (r.a.) efendilerimizin yazdığı gibi kûfî yazısını hiçbir hattat tam manası ile yazamamıştır. Benzetmeye çalışmışlar;ancak  taklitten öteye geçememişlerdir.Daha sonraları hakiki  yazma Kûfî yerini başka yazma  kufilere ve yapma kûfîye bırakmıştır.Bundan dolayı karakteri bozulmayan ve yaklaşık dört  asır devam eden Hakiki Yazma  Kûfî yazı çeşidi; diğer “Yazma Kûfî” ve” Yapma Kûfî” yazı çeşitleriyle beraber 500’e  ulaştığını Hamdi Yazır belirtmektedir.

YAPMA KÛFî Hattat yazısı değil; mimar, ressam, mühendis yazısı olup ,yazı estetiği değil; resim estetiğine sahiptir.

Böylece önceleri sikke, kitâbe ve Kur’an-ı Kerim yazısı olarak görülen Hatt-ı Kûfî daha sonra kitâbelerde ve süs yazısı olarak ara sıra kullanılır olmuştur.

 

 

HÜSN-I HAT ÇEŞİTLERİ

 

Hz.Ali (r.a.) efendimizin bulduğu KUFî yazı çeşidinden sonra çok sayıda ortaya çıkan “Yazma ve Yapma Kufi” yazı çeşitlerinden kaynaklanılarak Aklam-ı Sitte(Sitte 6,Aklam ise kalemler,yazılar demek olup Aklam-ı Sitte 6  Yazı anlamına gelir) denilen altı çeşit yazı ortaya çıkmıştır ki isimleri aşağıdaki gibidir.

Hattat Yakut-ı Musta’sımî, Altı Kalem denilen yazı çeşitlerinin  estetiğinde ve gelişmesinde, kalemin ucunu eğri keserek  yeni bir metot bulmuştur. Yoksa kendisi yeni bir yazı çeşidi bulmamıştır.

Aklam-ı Sitte(Altı Kalem ):

1-SÜLÜS

2-NESİH

3-MUHAKKAK

4-REYHANî

5-TEVKî

6-RİK’A (İCAZE)

Bunlara Kûfî ve Pehlevî yazılarının karışımından doğduğu iddia edilen ve genellikle İranlıların kullandığı TA’LİK yazı şeklini de ilâve edebiliriz.

Böylece Hüsn-ı Hat yazı çeşitlerinin temeli Kufî ve daha sonra;Ta’likle Heft kalem (Yedi kalem) olur:(Tevkî’yi Nesih’e bağlarsak heft kalem (yedi kalem) yine aklam-ı sitte (altı kalem) olur.)

1-SÜLÜS ,2- NESİH , 3- MUHAKKAK, 4- REYHANİ, 5- TEVKî, 6- RİK’A, 7-TA’LİK’tir,

Hüsn-ı hattın diğer çeşitleri aklâm-ı sittenin ince ve kalın yazılmalarıyla 12 çeşit ve bunlara da ilâveler yapılarak 46, hatta daha fazla sayıya çıkmaktadır.

Bu yazı çeşitlerine,

ŞİKESTE

SÜNBÜLî

ŞECERî  ile

CELîLER

HÜRDELER

MÜSENNÂLAR

MELÂKISLAR

MUSAKKAKLAR

RİK’A ve KIRMALAR

500 çeşidi geçen yazma-yapma KÛFî’ler ve

GURABİLER de ilâve edilirse hakikî ve mecazî yazı çeşidinin toplamının (bine) yakın olduğunu ” Kalem Güzeli” nde  Mahmut Yazır bildiriyor.

İşte Müslümanların yazının çeşitlenmesi ve güzelleşmesinde yazıya verdikleri önem! Burada  yazı ile ilgili Kuran-ı Kerimin Bakara Suresi 282. ayetini    söylemeden geçemeyeceğim;

“Hiçbir katip,Allah-u Tealanın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın,yazsın !”

Bütün bunlar İslâm’da yazıya ve dolayısıyla ilme verilen ehemmiyetin, sarf olunan çalışma ve gayretin kısa bir bilânçosu gibidir.

Sanat âleminde ismen bile küçümsenmeyecek olan bu zenginlik;

Rabbânî bir feyz ve rahmet altında işleyen dimağ ve ellerin,

İman ve zevk dolu gönüllerin,

Güzel ve muhteşem tezahürleridir.

 

 

 

 

 

 

 

AKLAM-I SİTTE’NİN VE HÜSN-I HAT ÇEŞİTLERİNDEN BAZILARININ İSİMLERİ VE GENEL ÖZELLİKLERİ

 

Hüsn-ı Hattın bütün çeşitlerinin genel özelliklerinden bahsetmemiz derin bir araştırma konusu olup hüsn-ı hattın temelinde yer alan aklâm-ı sittenin, (altı çeşit yazı) genel özelliklerine bir nebze değinmekle yetineceğiz.

Aklam-ı sitte’ nin de temelini teşkil eden Kûfî yazısından daha önce bahsetmiştik.

Şimdi aklâm-ı sitte’yi oluşturan yazı çeşitlerini bir kere daha hatırladıktan sonra bu yazı çeşitlerini teker  teker ele alalım.

Evet, kaynağını Kûfî yazısının teşkil ettiği aklam-ı sitte(Altı Kalem) şematik olarak gördüğünüz gibidir:

 (1) Sülüs,  (2) Muhakkak,   (4) Reyhânî, (3) Nesih-Tevkî, (5) Rikaa    ve    (6) Ta’lik

15. asırda (Fatih – ll. Bayezıt zamanında) Türk ve İslâm dünyasında bilinen yazı çeşitleri şunlardır:

1- Muhakkak, 2-Sülüs, 3-Nesih, 4-Muhakkak hâfî, 5-Reyhân Celî, 6-Sülüs hafî, 7-Nesh –ı Celî ve diğer iki nev’i (İnce nesih ve Nesih kırması), 8-Tevkîler, 9-Rik’a-ı Divânî, 10-Rikâ’a nev’ileri, 11-Sülüs-ü müselsel, 12-Gurâbî Celî ile beraber daha on hat.

Bunların çoğu metruktür,kullanılmamıştır. Lâkin hepsinin örnekleri gösterilebilir. (Türk Yazı Çeşitleri, s. 13)

Şimdi kullanılanlardan bahsedebiliriz.

 

 

SÜLÜS

HATT-I SÜLÜS:

 

Yazı hangi kalemle yazılıyorsa o kalemin kalınlığı ile karemsi bir nokta yapılır.İşte bu nokta, yazının harfleri yazılırken temel bir ölçü olarak kabul edilir.

Sülüs yazıdaki harflerin altıda dördü (4/6), altı noktadan dört nokta uzunluğu düz (tam düz değil,düzümsü, düze yakın estetik düz), iki noktası da devirlidir, yuvarlağımsıdır.

Sülüs Arapça’da üçte bir (1/3) demektir.

Bu yazı çeşidinin sülüs adını alması, harfler yazılırken bu üçte iki ve üçte bir nispetin, bu ölçünün daima göz önüne alınarak yazılmasından ve sülüs yazısının kalınlığı 24 kıl kalınlığına bir tomar denilmekle bunun üçte biri 8 kıl kalınlığında sülüs kaleminin kalınlığını meydana getirmiş olmasındandır.Bu yazı çeşidini yazarken kullanılan kamış kalemin kalınlığı yaklaşık 2.1 (iki onda bir) milimetre olup biraz fazla veya biraz az olabilir.(1mm’den az 3mm’den fazla olamaz. 3mm’den fazla olursa Kalın-Celi Sülüs,2.1mm’den az olursa İnce Sülüs adını alır.) Bu kalemin kalınlığına sadece “kalem” de denir.

Sülüs kalınlığı, meşk kalemidir derken sülüs yazısının yazılırken kullanılması gereken kalemin kalınlığı kastedilir.

Bütün yazı şekilleri sülüsten çıktığı gibi sülüsü de kûfî yazılardan ibn-ı Mukle çıkarmış olup zamanımıza kadar çıktığı gibi ilk şeklini muhafaza etmiştir. Onun için sülüs yazı “ummu’ul-hat”tır. hattın anasıdır. Müteaddit nevileri olan bir yazıdır. Büyükçe ve iri uçlu kamış kalemle yazıldığı için sülüs, kitap yazısı olamamıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sülüsün yazıların imzalıları çok makbuldür. Özellikle Şeyh’e ve Yedikuleli Abdullah Eğrikapılı Rasim, Hafız Osman, Derviş Aliler’e eski ve yeni İsmail Zühdîler, Mustafa Rakım, Kazasker Mustafa İzzet, Mehmet Şevkî ve dayısı Hulusî, Şefik, Samî, Filibeli Arif ve Çarşambalı Arif Hasan Rıza, Hacı Kâmil, Hamid, Halim Özyazıcı,Prof. Ali Alpaslan,Hasan Çelebi. Fuat, Davud, Mehmet – Osman kardeşler ve Adem,Hüseyin Öksüz,Hüseyin Kutlu,Ali Toy,Mehmet Memiş,Fevzi Günüç,Turan Sevgili  ve bunlar gibi kıymetli hattatlara ait olanları derece derece kıymetlidir.

Yukarıda temas ettiğimiz gibi Sülüs meşk kaleminden 2.1 mm.den daha ince kalemle yazılan sülüs yazısına İNCE SÜLÜS denir.

Normal sülüs kaleminin ucu yaklaşık 2-3 mm. kalınlıktadır. Böyle olunca 3 mm.den daha kalın kalemle yazılan sülüs yazısına da iri, kalın sülüs anlamına gelen SÜLÜS CELİ veya CELÎ denir.

Genellikle tablolar ve camilerdeki süsleme yazıları KALIN SÜLÜS’le,( SÜLÜS CELÎ) yazı şekliyle yazılır. Yerine göre istenilen kalınlıkla yazılabilir.

Hat üstatları, sülüs kalemini birinci derecede göstermişlerdir. Hat sanatında kufîden sonra başlı başına bir başlangıç, bir kaynak ve hat taliminde bir esas ve ölçü almışlardır.

Bu imtiyazlı karakteriyle sülüs kalemi ve yazısı;“MİKYÂS’UL-HAT, MİZÂN’UL-HAT” diye şöhret bulmuştur.

Sülüs daha çok hat öğrenmek için kullanılır.Kendinden sonraki Hüsn-ü Hat yazılarının  temelidir.Sülüsün metânet ve kemâli; diğer hat cinslerine yayılır,nüfuz eder,onlarda görülür.

 

NESİH

HATT-I NESİH:

Vefâtının Hicrî 328, Milâdî 941 tarihinde olduğunu bildiğimiz Bağdatlı hattat aynı zamanda vezir olan İBN-I MUKLE, sülüs yazı çeşidinden NESİH yazsını bulmuş ve bulduğu bu nesih hattını Kur’an-ı Kerim’i yazmaya yarar surette güzelleştirmiştir.

İbn-ı Mukle’ye İMAM’UL-HATTATİN (Hattatların imamı, önderi) de denir.

Nesih yazısının kalınlığı “sülüs” yazısının üçte biri kadardır.Sülüs yazının 2/3’ünü nesh etmesi ve Mushaf yazımında Kûfî yazının yerine kullanılarak, Kûfî’yi nesh etmesinden dolayı bu yazıya “NESİH” denmiştir.Nesih kalem kalınlığı yaklaşık üç kıl kalınlığı kadar (0.7 mm), 1 milimetreye yakın ince kalemle yazıldığından sonradan tashihe düzeltmeye elverişli değildir.Bu sebeple yazanın ustalığını deneme bakımından hattatlar arasında bir mihenk (ustalık ölçüsü) olmuştur.Hattat Sami Efendi “Nesih yiğit işidir” demiştir.Başka yazılara nispeten daha kolay okunduğundan çok yayılmıştır.

Kur’an-ı Kerim, tefsir ve hadis-i şerifler yazmakta çok kullanılmıştır.

“İnce nesih” ve “nesih kırması” diye iki şekli daha vardır.

Nesih yazıda elimizdeki en eski güzel örnekler Bağdatlı Ali bin Hilâl’ e aittir. Nesih yazıyı Amasyalı Yakut’ul-Musta’sımî, yine Amasyalı Şeyh Hamdullah Efendi, İstanbullu Hafız Osman, Kayışzâde, Kebecîzâde ve emsalleri; 19.asırda Mehmet Şevkî Efendi ve bir çok Kur’an-ı Kerîm yazan Şumnulu hattatlar, emsali ve muasırları kullanmışlardır.Bunlar içinde M.Şevki Efendi’nin Neshi zirvedir.

Nesih kitâbetinde dikkat edilecek hususlar;

1-Harflerin ve kelimelerin hem-âhenk olmalarıdır.Bir kıtada (sayfada veya eserde) aynı harf veya kelimelerin aynı güzellikte olması gerekir.( Şekerzâde ve Şimşîr Hafız’ ın eserleri nesih yazısının  güzel örnekleri ile doludur.M.Şevki Efendi,Nesih  yazıda zirve.. )

2-İntizamla satıra dizilmiş olmalarıdır.

3-Tam bir tenasüp (uyum) içinde olmalarıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

MUHAKKAK

HATT-I MUHAKKAK:

Muhakkak yazı şeklini Hicrî 5. asırda yaşamış olan ALA’EDDİN İBN-I BEVVAB bulmuştur.

Muhakkak yazı çeşidinin yazı kalınlığı , sülüs kalemi kalınlığındadır.

Muhakkak yazıda; harflerin bir buçuğu düz, mütebakisi yuvarlakçadır.Ayrıca dik  ve yatay çizgiler,sülüsten 1-1,5 nokta daha uzundur.

Besmelenin dışında, muhakkak yazı şekli zamanımızda pek kullanılmamakta..

 

 

 

 

REYHÂNî

 

HATT-I REYHÂNî:

Reyhânî yazının da Hicrî 5. asırda yaşayan ALÂEDDİN İBN-I BEVVÂB tarafından icat edildiği söylenir.

Reyhânî yazı kalınlığı nesih kalınlığı gibidir.Muhakkak yazı şekline tabi bir yazı şeklidir.

Reyhânî yazıda gözü kapalı harf yoktur.

Önceleri Kur’an Kerim ve dua yazmakta çok kullanılmış ise de sonraları kullanılmaz olmuştur.

Reyhânî, reyhâna mensub demektir.Yazının reyhâna,( fesleğene) şekil ve biçim bakımından bir benzerliği yoksa da güzellik bakımından reyhana benzetildiği için bu isimle anılır olmuştur.Nitekim Hz.Ali efendimizin “güzel yazı gönüller reyhânıdır” buyurması da bu güzel yazıya Reyhânî denilmesine sebep olmuş olabilir.Bu manada Nesih Yazının reyhanlığı,erbaplarınca malumdur.

Reyhânî, Muhakkak yazı kalınlığının üçte biri nispetinde ve her haliyle Muhakkak yazı çeşidinin üçte bir küçültülmüşünü hatırlatan bir yazı nev’idir.

Muhakkak ve reyhânîde, her harfin asıl olan şekli yazılır.(      ) mürsel vav (kuyruğu düz vav) gibi...Sülüste ,aslı yazılabildiği gibi harfin müvelled tarzı da yazılabilir.(     ) mukavves vav (kuyruğu kavisli vav) gibi...

 

TEVKî

HATT-I TEVKî:

Bağdatlı EB’UL-FAZL HAZîN tarafından icat edildiği söylenir.

Tevkî yazı şekline İCÂZET YAZISI deniliyorsa da Ecz. Uğur DERMAN “Kalem Güzeli-1”de İcâzet denilen yazının tevkî değil, rika’a olduğunu söylüyor.Osmanlıların bulduğu Rik’a yazı türü (el yazısı olup) Rika’adan farklıdır.

Tevkî yazının kalınlığı nesih-sülüs arası olup sülüs kalemine daha yakın bir kalınlıktadır.

Tevkî yazı harflerinin genellikle yarısı düz, yarısı da devirli, yani yuvarlakçadır.

Tevkî yazısı; Ferman, Menşûr, Sufera, Nâme ve mahkemelerden çıkan vakfiye suretlerinde kullanılmıştır.

Ayrıca Tevkî “bir şeyi vaki ettirmek, tesir” manasına geldiğinden dolayı beratlarda, resmî mektuplarda, tuğra imzalarında kullanılmıştır.

 

Tevkî kalemi sülüsün âdetâ süratli yazılan, itinasız, ihmal edilmiş bir şeklidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

RİKÂ’A

(İCAZET YAZISI)

HATT-I RİKÂ’A:

Rikâ’a yazı çeşidinin de Tevkî yazısı gibi Bağdatlı EB’UL-FAZL BİN HAZİN tarafından icat edildiği ( ve geliştirdiği ) söylenir,

Rikâ’a yazı şekli Tevkî yazı şekline bağlı ve Tevkî kırması gibidir. Kesin bir şekli olmadığı gibi kalınlığı için de bir ölçü yoktur.

Hatt-ı rikâ’ada harflerin çoğu bitişiktir.

Çabuk yazılabilir bir yazı olduğundan mektup vesaire yazmakta kullanılmıştır.

Hatt-ı rikâ’ayı, Rik’a hattı ile karıştırmamak lâzımdır.Rik’ada harflerin devir ve meyilleri daha da azaltılmıştır.Çok süratli yazılabildiğinden dolayı  rik’a hattına “el yazısı” da diyebiliriz.

Rikâ’a hattı ise İCAZET YAZISIDIR.

(Rikâ’a),           (Ruk’a)’nın cem’idir.

Ruk’a, kâğıt ve deri parçası demektir.

rak’un veya reka’ kelimesi de sürat manasına gelir.

Bu manalar ışığı altında ;

Rikâ’a yazısı deri ve kâğıt parçalarına süratle yazılan bir nevi yazının adı olmuştur.

Rikâ’a yazısı stenografik bir mahiyet arz eder.Kırık ve ufak hareketlerle daimî değişmeye ve çabuk yazılmaya elverişlidir.Hal ve makama uyar.Seyyal ve çevik bir kalem(=yazı )olduğundan diğer yazı çeşitlerinde olduğu gibi belli bir hareket mebdei(Kalemin ilk başlangıç hareketi), hareket sahası ve hareket gayesi yoktur. Yazarken kalemin ilk konuluşunda belli bir meyil ile konulması, kalemin belli esaslarla hareket etmesi ile kalemin hangi meyille ve nasıl nihayete ermesi gerektiği hakkında belli kaideler gözetilmez.Yazanın takdir ve iradesine kaldığından ve yazıdaki üç mebde her an değişebilen bir elastikiyetle tatbik edilebildiğinden, harfleri çeşitli karakterlerde görmek bu yazıda mümkündür .Böyle yazılarda estetik pek düşünülmez, amelî kıymet daha büyük olmakla birlikte yine de estetikte ve icaze yazısı olarak ün kazanmıştır.

 

RİK’A

HATT-I RİK’A:

Divanî yazıdaki harf şekillerinin sadeleştirilmesi ile meydana gelmiştir.Divani yazı türünü Osmanlılar bulduğundan,Rik’a Yazısının mucidinin de Osmanlılar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Devir ve meyilleri azaltılmış ve bu suretle yazıda çabukluk elde edilmiştir. Nesihten daha seri yazılır.

RİK’A KIRMASI

BAB-I ALİ KIRMASI

İZZET EFENDİ RİK’ASI gibi çeşitleri vardır.

Rik’a, ll. Abdulhamid devrinden itibaren ;Müsvedde,Pusula,Mektup gibi yazılarda kullanılmıştır.

Rik’a, bir nevi rikâ’a demektir. Rikâ’a umumî olduğu halde rik’a daha hususî bir mana ifade eder.Nitekim rik’a kelimesi Sultan ll.Abdulhamid zamanında Mehmet İzzet Efendi (1841-1903) tarafından icat  edilmiş olan ve İzzet Efendi Rik’ası diye şöhret kazanmış bulunan yazının adı olmuştur.

Rik’anın en güzel resmî şekline “Babızlı Rık’ası” denir. Seri yazılan el yazısıdır.

Rik’a celîsi, halen Kahire ve Bağdat’ta gazete başlıkları ve dükkân levhalarında kullanılmaktadır.

Bütün yazılarda olduğu gibi rik’anın da en güzel yazılması 19. asra rastlar.

Rik’a yazısı Osmanlı’ da ilk (iptida) mekteplerde öğretilen bir yazı şeklidir.

 

 

 

 

 

 

DİVÂNÎ

HATT-I DİVÂNÎ:

Osmanlı İmparatorluğunun resmî yazısıdır.

Divânî yazı çeşidi, rikâ’anın birleştirilmesinden doğmuştur.

Düz ve devirli kısımların daha kısa şekilde tatbik edilmesi suretiyle çabukluk elde edilmiştir.

 

İNCE DİVÂNÎ

 

KIRMA DİVÂNÎ

 

CELÎ DİVÂNΠ diye çeşitleri vardır.

Divânî yazılara ÇEP YAZISI da denir.Son zamanlarda “Divân-ı Hümâyûn” da denilmiştir.

Divânî ve celî divânî yazı çeşitleri;

VAKFİYE

ÎLÂN

HÜCCET

İLM-I HABER gibi resmî kayıtlarda kullanılmıştır.

Divânî büyük kıtada olduğundan “Sultanî” denen abâdî kâğıtlara yazılır; bunların da âhârlılarından ziyade mührelileri tercih olunurdu.Çünkü aharsız fakat mühreli kağıtlara is mürekkebi ile yazılan yazılar kağıda daha çok nüfuz ettiklerinden,senelerce dayanır.

Divânî yazının en güzel, lâkin imzasız örnekleri 19.(on dokuzuncu) asırda görülür. 20.asır başlarında bu yazı mükemmel olarak Sâmî, Nâsih, Kâmil, Hacı Kâmil, Recâî Efendiler; Hakkı, Ferîd ve Süreyyâ Beyler ve muasırları tarafından yazılmıştır.

Şefik Bey ve bazı hattatlar celî divânî ile âyet-i kerîmeler yazarak büyükçe ve çok güzel levhâlar vücuda getirmişlerdir. Halen bu yazı pek kullanılmamaktadır. Ancak son senelerde Arap ülkelerinde âdeta moda derecesinde bir rağbet bulmuştur.

 

TA’LİK

 

HATT-I TA’LİK:

Ta’lik yazı şeklini, rivayete göre HOCA EB’UL-ÂL, pehlevî yazısı ile “kûfî furûat”ını birleştirerek, pehlevî hattıyla kufînin parçalarından çıkararak icat etmiştir.

Ta’lik yazısı, İran yazısıdır.

Bütün harfleri devirlidir, yuvarlağımsıdır.Hatt-ı ta’likte düz çizgi, düz harf yoktur.Dolayısıyla makilî yazının tam aksi durumundadır. Makilî yazıda yuvarlağımsı harf yoktur.

Kalınlığı sülüs yazı kalınlığı gibidir.

Daha ince kalemle yazılan ta’lik yazılarına;

İNCE TA’LİK

HURDA TA’LİK ve

GUBARî TA’LİK  denir.

Kalın kalemle yazılan ta’lik yazısına ise:

TA’LİK CELÎSİ denir.

KIRMA TA’LİK diye bir şekli daha vardır.

Ayrıca NESTA’LİK yazının kurucusunun da TEBRİZLİ HOCA MİR ALİ (823 h.,1420 m.) olduğu söylenir.

Ta’lik yazısını da mükemmel bir şekilde yazan ve geliştiren yine Türkler olmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

MUSENNÂ

 

HATT-I MUSENNÂ (AYNALI YAZI)

Çift karşılıklı yazıdır. Hatt-ı Musennâ (aynalı yazı) denilen bu yazı başlı başına müstâkil bir yazı şekli olmayıp mevcut yazı çeşitlerinin herhangi birinin sağlı sollu simetrik bir şekilde yazılmasıdır. Onun için eskiden birçok hattat buna fazla rağbet göstermemişlerdir. Ancak tamamen bir süs mahiyetinde olduğu için zengin ve kıymetli numunelerimiz vardır:

Râkım’ ın Fatih’ de Nakşidil Valdesi türbesi yan bahçesi önünde, cadde üzerindeki çeşmede bulunan musennâsı ve Hattat Şefik Bey, Alâaddin Bey, Hattat Faik Efendi ve en son Tuğrakeş Hakkı Bey’ in musennâsı ile;

Bursa Ulu Cami’ de,

Top kapı Sarayı Müzesi yazı salonunda,

Türk – İslâm Eserleri Müzesi’ nde

Şişli Camii’nde,

Tophâne Kılıç Ali Paşa Camii kapısında,

Bab-ı Humâyun iç ve dışındaki musennâ  yazılarını söyleyebiliriz.

 

SİYÂKAT

 

HATT-I SİYÂKAT

Dünyada en süratli yazılan yazı siyâkat yazısıdır.Rik’a yazısından da daha süratli yazılır.

Harflerde değil, her kelimede kısaltma yapılarak yazılmış bir yazı çeşididir.Çok defa nokta bile kullanılmamıştır.

Siyâkat yazısını okumak çok zordur.Siyâkat yazısını ancak bu yazıda uzmanlaşmış kişiler okuyabilir.Siyâkat yazısı Maliye,Tapu, Evkaf gibi dairelerde resmî kayıtlar tutmada çok kullanılmıştır.

Siyâkat, 15.asırdan beri yazılmakta olup daha ziyade 16.asırdan itibaren gelişmiştir.

 

KIRMA VEYA HURDE YAZILAR

 

Hurde,her yazı  türünün kendi ölçüsünden daha küçük ebatta ve ince yazılması şeklidir.

Meselâ; sülüs yazı şeklinin, sülüs yazı bünyesinin süratli yazılması için fedakârlık yapmak suretiyle daha küçük ve ince yazılarak sülüs hurdesinden rikâ’a şeklinde bir yazı yazılabilir.”Kalem Güzeli” 1.cilt 103.sayfada ŞEYH HAMDULLAH’ın yazmış olduğu yazıda rikâ’a yazısının sülüs hurdesinden, dolayısıyla sülüsten çıktığını görebiliriz.

Başka bir deyişle kırma veya hurde; tevkî ve rikâ’a yazı şeklinin yalnız veya bir arada rol aldıkları her yazıda aslından biraz fedakârlık yapılarak yazmada süratlilik temini için ince kalemle yazılmasına denir.(Kalem Güzeli,1.cilt,s.89,90-88, 89,90,91,92,93.no.lu resimler)

Şikeste:Hurde veya kırmanın Farsçası “şikeste” dir.

“Şikeste yazı” denildiğinde, kırma-kırıklı bir yazı ile yazılan “kırma yazı” akla gelir.

Şikeste yazı şekli ayrıca İranlıların mektuplarında ve el yazılarında kullandıkları bir yazı çeşididir.

Siyâkat yazı şeklinden sonra okunması zor yazılardan sayılır

 

 

 

 

 

 

 

 

HATT-I MAĞRİBÎ

 

“Mağrib” adı verilen Fas, Tunus ve Cezayirlilerin yazılarına denir.

Biraz kûfîye benzer.

Hatt-ı yemani: Arap harflerinin asıl ve esasını meydana getiren yazılara verilen ad.

Hatt-ı Yemanî  yazıya  hatt-ı hamiri  de denir.

 

HAT ZER  ENDÛD

 

Altınla yazılmış celî-kalın yazılara hat zer-endud denir.

(Hattat Hamid’ in  celî ta’lik yazısı ile yazmış olduğu hat zer endûd bir levhâsı)

 

HATT-I ŞECERÎ

 

Uydurma bir yazıdır. Yazıyı iyi öğrenemeyenler güya ağaç dallarını yazının şekline göre dizmişler ve tertip yapmışlar. Buna da ”hatt-ı şecerî” demişlerdir. Bu yazının hiçbir sanat kıymeti yoktur.

 

HAT ÇEŞİTLERİNİN GENEL OLARAK KULLANILDIĞI YERLER:

 

17.asırdan önce yazı çeşitlerinin kullanıldığı yerler “Tuhfe-ı Hattâtîn” kitabında şu şekilde gösterilmiştir:

Reyhanî yazı şekli ile mushaf, en’am, delâil, duanâmeler,

Nesih yazısı ile tefsir, hadis, fıkıh ve benzeri eserler,

Tevkî hattı ile devlet büyüklerine, kadılara ve mevki sahiplerine yazılan fermanlar, berâat yazıları,

Rikâ’a hattı ile haberleşme yazıları,

Muhakkak yazı şekliyle ise düşürülen tarih manzumeleri, kaside, (gazeller) yazılmıştır.

Sülüs yazısı ise her yazının temelini oluşturacak şekilde ancak hat öğrenmek için kullanılan yazıdır.

Yazı çeşitlerinin 17.asırdan sonraki kullanıldığı yerleri “Kalem Güzeli” 1.cildinde Uğur DERMAN şu şekilde tespit etmiştir:

Reyhanî: Mushaflar, Kur’an-ı Kerimler, en’am, delâil, duanâmeler, tefsir,

hadis, fıkıh ve benzeri eserler yazılmıştır.

Muhakkak:Sadece” Besmele “ yazmakta kullanılmış,

Rikâ’a:  Haberleşme yazılarından ziyade icazetnâmelerde, imza yerlerinde kullanılmıştır. Bu yüzden rikâ’a yazısına HATT-I İCÂZE de denilmiştir.

Rik’a hattı: Haberleşmelerde, mektuplarda kullanılan bir yazıdır.

Tevkî  hattı:Yerini divanî yazıya bırakmış ve tuğra imzalarında kullanılmıştır; bunun için tuğrakeşlere “tevkîî ” denilmiştir.

Divânî ve celî divânî: Daha önce tevkî yazı şekli ile yazılan yazılar, devlet büyüklerine, kadılara ve mevki sahiplerine veya onlar için yazılan yazılar, fermanlar, berâatler yazılmıştır.

Sülüs: Levha yazıları sülüs hattı ile yazılmıştır.

Talik:  Çok geniş kullanılma alanı  olan yazı türlerinden biri de talik  yazıdır;Kuran-ı Kerim,levha, şiir ve kitap yazımında  talik hattı da çok kullanılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HÜSN-I HATTA GÖRDÜKLERİMİZ, DUYDUKLARIMIZ, HİSSETTİKLERİMİZ

 

Güzel bir eser yapmak, yazı yazmak başka bir şey; onun zevkine varmak, onun zevkini duymak daha başka bir şeydir.

Anlamak başka, anladığını söz ve yazı ile anlatmak ise başkadır.

Elimizden geldiği kadar anlatmağa çalışalım:

Bir tabloya, bir hüsn[a1] -ı hat tablosuna baktığımızda genelde hissedilen ve görülenler şunlardır:

1-Hendese üstü hendese[a2] ,

2-Ruhî geometri,

3-Hendesî şekiller üstünde estetik karakterler cümbüşü,

4-Çeşitli geometrik ölçülerle bünye içinde ve dışında bulunan türlü tenasüpler,

5-Birbirini tamamlayan muhtelif âhenkler,

6-Yazanın sanat ruhundaki yaratılış güzelliğinin metafizik ifadesi,

7-Gözler ve gönüllerdeki sanat sırrı,

8-Ruhumuzun derinliklerine işleyen yaratılış sırrı,

9-Fıtrî temizliğini, yaratılıştaki saflığını bozmuş olanlara, bu kaybettikleri saflık ve temizliklerini yavaş yavaş bulundurmaya yardımcı olan Rabbanî bir rehber, bir mürebbî, öğretmen...Okulu, fakültesi de hat sanatı!

10-Hat sanatının ilmî ve amelî yollarda geçirdiği sürekli ve çetin bir çalışma ve tekâmülün mahsulü, meyvesi,

11-Görünüşü maddî, müşahhas gibi ama daha çok ruh ve mana alemi ile ilgili.

12-Amerikalıların Hüsn-ü Hatta duyduğu ve gördüğü ise (THE MUSIC OF EYES) “gözlerin müziği”, bazıları da “düşüncenin resmi” diyor. Evet hüsn-ı hatta resim de desek müzik de desek hüsn-ı hat sanatı resim ve müziğin çok fevkinde, apayrı bir sanat !  Zirve sanat...

Hüsn-ı hatta bu hissettiklerimiz, hüsn-ı hattaki sonsuzluk imajı gibi sonsuz!

 

GÜZELLER İÇİNDE ÖZEL

 

Aklam-ı Sitteden sülüs ile nesih güzellikte birinci gelir.

Sülüs kalemi, kufîden sonra başlı başına bir başlama noktası olarak ele alınmış ve bu itibarla;

“MİKYÂS’UL-HAT, MİZAN’UL –HAT”  diye şöhret bulmuştur.

Güzellikte sülüs ve nesihten sonra ta’lik gelir.Onun için yazı üstatları talebelerine sülüs ile nesihi öğrettikten sonra ta’liki öğretmeyi tercih ederler.Çünkü bu üç yazıyı öğrenen talebe, diğer yazıları da kısa zamanda kendiliğinden yazacak seviyeye gelir.

Bundan sonra bu üç yazının kalın şekilde yazılmaları gelir.Yani sülüs ve ta’lik celîleri gelir.(Nesihin celîsi yoktur.Ancak henüz talebelik döneminde olan Doğan ÇİLİNGİR’in 1993’te açılan 7.Türk Süsleme-Karma Eserleri Sanat Galerisi’nde de yayınlanan nesih-celî istif şekilde yazdığı Besmele-ı Şerif yeni bir ekol-MEKTEP başlangıcı olabilir mi?Çünkü daha önce hiç bir hattat tarafından bu tarzda bir Besmele yazılmadığını, hocası Adem SAKAL ifade buyurmuştur.Adem SAKAL da son devrin mektebi-ekolü olarak kendini setreden, gizleyen Hattat Fuat BAŞAR’ ın talebesidir.) Mezkur eseri gören Fuat BAŞAR nesihte istifin olmadığını belirttikten sonra “Aynı kalınlıktaki kalemle düz olarak yazabilirsin”. demiştir.

Muhakkak ile reyhanî yazı çeşitleri okunaklıkta sülüs ve ta’likten önce birinci, güzellikte ikinci derecede görülmüştür.

NESİH, HEM OKUYUŞ BAKIMINDAN HEM DE GÜZELLİK BAKIMINDAN  BİRİNCİ YAZIDIR. Kur’an-ı Kerim onun için çoğunlukla nesih yazıyla yazılmıştır.

 

 

 

 

 

 

HÜSN-I HAT ÇEŞİTLERİNİN DAHA ÇOK KULLANILDIĞI DİLLER

 

Aklam-ı Sitte (sülüs, nesih, muhakkak, reyhanî, tevkî, rikâ’a) ile Arapça;

Ta’lik ve bunun kolları ile Farsça;

Divanî, celî divanî ve kırma divanî, rik’a ve rik’a kırmaları ile Osmanlıca kelime ve ibareler  yazılarak güzel eserler verilmiştir.

 

HAT SANATININ KENDİNE HAS ÖZELLİKLERİ

1.TERKİB:

Şekli;

Ruhun, yazarak maddede şekillendirme sanatı.

2.SEYYÂLİYET:

Akıcılık.

3.METÂNET:

Duruşundaki asalet,

4FÜSUN:

Cazibe, çekicilik hali.

5.EL VE KALEMLE YAZMA

Yürüme.

6.İBDA:

Yeni bir eser meydana getirme.

Talebe bile olsa hattatların yazdığı her yazı, sahasında ilk ve sondur!Tektir,aynısını bir daha yazamaz. Onun için son Osmanlı hattatı Hâmit Aytaç talebelerine:

“ Her yazınızı sanki tablo yazıyormuşsunuz hassasiyetinde, dikkatlice ve özen göstererek yazınız .” demiştir.

7.TAHRİK:

Kalemi istenildiği gibi en güzel bir şekilde yürütmek.

8.ÖLÇÜLÜLÜK.

Her yazının kendine ait noktalama ve kalem ağzı ölçülerine uymasıdır. Fuat Başar Hocam bana şunu söylemişti:”Doğan,zaman gelir nokta ölçü olmaktan çıkar ! Ölçü; kalem ağzı olur. Nitekim İlk hüsn-ü hat yazı türü olan Küfi yazısının noktası Kalem Ağzıdır.

9.GÜZELLİK.

Bütün bu özelliklerin yazıya yansıdığı nispetteki güzellik..

 

HÜSN-I HATTIN SANAT BAKIMINDAN DERECELERİ

1.MEKTEP (EKOL)

2.KOL

3.ÜSLUP

4.TARZ

5.TAVIR

6.ŞİVE

7.HAL

1.MEKTEP (EKOL):

 

Sülüs, nesih, ta’lik, celî sülüs ve celî ta’lik başlı başına birer mekteptir.

Bir çok sanatkârı etrafında toplamış, onların yetişmelerini sağlamış, bediî zevk ihtiyaçlarını cevaplandırmış, zamanları ve muhitleri bakımından birden fazla MEKTEP, (ekol ) olabilir.

Arap kufîsi, Endülüs kufîsi birer mektebdir.

Hz.Ali’nin kufîsi, İmdâd ta’liki, Şeyh Hamdullah nesihi ve Râkım celîsi birer mektebdir, ( ekoldür ) ve her biri birer sanat abideleridir.

 

 

 

 

Tarih sırasına göre Osmanlı ve İranlı( mektep-ekol) olmuş hattatlar şunlardır:

A-ll.Bayezid’in hat hocası Şeyh Hamdullah (1429-1520), sülüs ve nesihte ekoldür.

B-Ahmet Karahisarî.

C-İranlı İmad’ul-Hasenî (....-1617) ta’likte ekoldür.

Ç-Hafız Osman (1642-1698) sülüs-nesihte ekoldür.Hafız Osman hattı ile yazılmış Kur’an-ı Kerimler meşhurdur.

D-Mustafa Râkım (1757-1826) sülüs celîde ekoldür.

E-Mahmud Celâleddin (....-1829) sülüs celîde ekoldür.

F-Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1877) sülüs, nesih, hilye-ı şerifte mekteptir ,                  ( ekoldür).

G-Şevkî Efendi (1829-1887) muhakkak Besmele’de ve sülüs-nesih hilye-ı şerifte ekoldür.

 

2.KOL:

 

Her biri bir mektebe mensub olmakla beraber nevrinde veya nev’in bir şubesinde gerek gelişme gerek ifade ettikleri bediî kıymet itibariyle belli ve düzenli bir halde canlı ve seçkin izler üzerinde yürüyen yazılara KOL denir.

Her kol ayrı bir üslûp ifade eder.

Aynı yazı çeşidini muhafaza bakımından kola, yazanlarda silsile denilebilir.Meselâ:

Sülüste; Celâleddin, Kadıasker ...kolu,

Celîde; Râkım, Celâleddin...kolu,

Nesihte; Şeyh kolu, Hafız Osman kolu, Şevkî kolu, Hâmit kolu Fuat Başar kolu, Mehmet Özçay ...kolu,

Ta’likte; Mir Ali kolu, Yesarî kolu, Samî kolu,Prof. Ali Alparslan kolu...gibi.

 

3.ÜSLUP:

 

Muhtelif şahsiyetler tarafından yazılan, ekol veya kol teşkil edecek kadar diğerinden farklı yüksek karakter gösteren yazıların yazılmalarında hakim olan usul ve kaidelerin bütününe üslub denir.Meselâ:

Şeyh üslubu, Râkım üslubu dendiğinde koldan farklı olarak, yazının sanat seciyesini ifade eden vasıfların nev’i içinde ayrı bir özelliği göze çarpar.

Bu, çehre üslubundan ileri gelir.

Onun için Şeyh Hamdullah’ın nesihteki üslubunu, Hafız Osman’ın nesihinde bulamadığımız gibi, Hafız Osman’ın nesihindeki üslubunu da Şevkî Efendi’nin nesihinde, Hâmit Hoca’nın nesihinde, Fuat Hoca’nın nesihinde bulamayız.

Fuat Hoca’nın (Dr. Fuat Başar) nesihindeki üslubu da hiçbir hattatta göremeyişimiz gayet tabiîdir.

4.TARZ (VADİ)

5.TAVIR-ÇALIM

6.ŞİVE (Dildeki şive gibi)

7.HÂL:

Şiveden daha hususî  bir özelliktir.

Yukarıda gördüğümüz ve konuşmalarımızda yazıların sanat bakımından bu derecelerini, bu türlü, bu çeşit, bu biçim, bu şekil, durumu ve çalımı şeklinde ifade edebiliriz.

Seleften halefe yani eskilerden yenilere gelen ıstılâhları ise; MEKTEP, kol, üslub, tarz, tavır, şive ve hâl olarak belirtebiliriz.

 

 

 

 

 

 

 

HATTATLIĞIN ŞARTLARI

 

1.İslâm dini üzere yaşamak,

2.İstidat ve kabiliyet sahibi olmak.

3.Meşk ve talim görmek.Yazıyı ehlinden, üstattan bakarak ve uygulayarak tekniğini  öğrenmek, pratik yapmak.

Nitekim Hz.Ali Efendimiz, hattatlığın şartlarını üç ana maddede toplayan şu veciz sözünü söylemiştir:

                                “El-hattu mahfiyyun fî ta’lim’ul-ustâz,

 

                                       Ve kıvâmuhu fî kesret’il-meşk,

 

                                        Ve devâmuhu alâ Dîn’il-İslâm.”

 

Anlamı: Hat (güzel yazı),

1-Hocanın öğretmesinde, taliminde gizlidir.

2-Hattın olgunlaşması çok yazmakla ve

3-Hatta devam etmek de (kişinin) İslâm üzere bulunmasıyla, müslümanca yaşamakla mümkün olur.

 

4-Gayretli olmak.Hat sanatını devamlılık ve tamamen bırakmamak için azimli ve sebatlı olmak.

5-Doğru anlayışlı olmak.

6-Kibirsiz ve azimli olmak.

7-İyi ve bol malzeme kullanmak.Kağıdın yumuşağını, kalemin sert sırçalısını ve mürekkebin akarını ve iyisini kullanmak.

8-Çok yazmak.

9-Çok yazı mütâlaa etmek.

 

HATTATTA ARANAN VASIFLAR

 

1.  Bir hocadan icâzet almış olmak.

2.Estetik değeri bulunan bir veya birkaç yazı ile uğraşmayı adet edinmiş olmak.

3.Kalemini kötülüklere âlet etmemek.

4.Ruhaniyeti öldüren maddî ve manevî süfliyetlerden uzak bulunmak.

5.Kendinden yazı tahsil etmek isteyenlere şefkatli, edepli, sabırlı ve cömert olmak.

6.Hakem mevkiinde bulunduğu zaman hakkı, doğruyu söylemekten çekinmemek.

7.Kendisine tevdi edilen sırrı fâş etmemek, açıklamamak.

8.Medihlerden gurura, tenkitlerden inkisara kapılmayıp hak ise kabul, değilse affetmek.

9.Sözünde sadık, ahdine vefakâr olmak.

10.Allahu Teâla (C.C.)’nın “ Alleme bi’l-kalemi ” , “ Kalemle öğretti ” buyurmasının öğretimin, bilginin ve ilmin kalemle olduğunun belirtilmiş olduğunu; hat ve kitâbet ile uğraşanları alimler arasına sokmuş olduğunu ve “Bildiğini saklayan muallimin ağzına ateşten gem vurulur.” hadis-ı şerifi de göz önünde bulundurursak bir hattat; bildiğini, sanatını, hattını, hat ilmini yaymaya ve yaşatmaya memurdur.

Bütün hattatlar, hatlar, kalemler ve ilim ! Sizler ne güzelsiniz !

Sözümüzü Peygamberimiz (S.A.V.)’in şu mübarek hadis-ı şerifleri ile noktalayalım:

 

“İnne’llahe cemîlun yuhibb’ul-cemâl”

 

“Allah güzeldir, güzeli sever.”

 

 

 

 

BİR HÜSN-Ü HAT  LEVHASINA NASIL BAKILIR ?

a)  Yazı bakımından

b)  Estetik bakımdan

c)  Tekâmül bakımından.

 

a)Yazı bakımından: Satır, istif, hareke, tezyin işaretleri, harflerin birbirine takılmaları, kaynaşmaları, araklıklarına ve uygunluklarına dikkat etmek.

b)Estetik bakımdan: Yazıların hoşa giden ve gitmeyen durumlarına dikkat etmek.

c)Tekâmül bakımından: Üslup, tarz, tavır, şive vs.deki durumlarına bakılır.Yakut zamanındaki bir harfin Karahisarî, Râkım veya Kadıasker mektebinde veya yolundan gidenlerce nasıl yazıldığı, her birinin estetik seviyesi, tekâmül bakımından hangilerinin üstün olduğu gibi esaslara dikkat edilerek bakılır.

 

HÜSN-I HAT YAZILARI KIYMETLENDİRME USULLERİ

 

Yazıya, kıymet hükmü koymak bir uzmanlık işidir.

“Esasen güzel yazı şöyle ayırt edilir” diye bir tarif yapılamaz. “Şeyh yazısı budur, Hafız Osman’ınki şudur, Râkım’ın eserleri şöyledir” diye bilhassa meşhur hattatların yazılarını tek tek harfleri üzerinde bazen dakikalarca durarak ve incelemeler yaparak ve buna senelerle devam ederek yazının güzelliklerine gözümüzü alıştırabilir ve bu suretle güzel yazının klişelerini gözümüze hâk ederek (kazıyarak) bunları öyle ayırt edebiliriz. Bunun için önce meşhur hattatların biyografilerini öğrenmek, sonra yazdıklarını iyice seçmeye çalışmak ve ondan sonra mukayeselere başlanabilir. Bunu meşklerini, talimini tamamlamış kişilerin yapması daha yerinde olur.

Böylece uzmanlaştıktan sonra veya “uzman hattat” olduktan sonra aşağıdaki kıymetlendirme usulleri dikkate alınarak yazının kıymet hükmü verilir.

1.Ele alınan yazılar taklît ise;

(kopya ile taklît farklıdır:Üzerine konularak yazılan yazı kopya,Bakılarak aynısını yazma çalışması taklittir.

a-Harflerinde incelik-kalınlık farkı var mı?

b-Kalem hakkı, kalem cereyanı, kaleme hakimiyet, seyyaliyet, metanet farkı var mı?

c-Meyiller, dönüşler, inişler, çıkışlar, takılışlar, açıklık-yakınlıkta harfler arasında fark var mı? Fark yoksa benzeyen harflerin bünyelerinde, yazılışlarında, durumlarında bir aksama var mı?Hareke ve sair işaretlerde bir fark var mı?

2.a-Yazılar tashihli mi, tashihsiz mi?Tashihi az mı, çok mu?

b-Tashih gören yerlerde silinti, kazıntı belli mi?

c-Tashih aynı harflerde midir?

d-Mürekkeplerinde eskilik yenilik hâli araştırılır.

e-Mürekkebin renginde, akışında, tabiîlik veya sonradan ekleme, parlaklık, donukluk, kırçıllık var mı?

3.Uzaktan ve yakından bakıldığında yaptıkları tesirin gücü nedir?Fark varsa nedir, nelerdir?

4.a-Yazılar küçük ise pertavsızla büyütülerek, büyük ise küçültülerek harflerde cılızlık, kabalık, tenasüpsüzlük var mı?

b-Yazıya baş aşağı çevirerek baştan sona, sondan başa, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya bakarak şakulî (dikey) hatlar, ufkî (yatay) hatlar, meyilli hatlar arasında eşitlik farkları ve uygunluk var mı?

5.Kullanılan kâğıtların hamurları, âhârları, mühreleri, incelik-kalınlıkları ve dolayısıyla yazının yazılmasındaki zorluk-kolaylıkları göz önünde bulundurulur.

 

 

 

 

 

 

 

6.a-Yazının üslubu, tavrı, şivesi ve hâli, yeri tespit edilir. Yeri ileri mi, geri mi nedir?

b-Yazı tarihinin ve tekâmül seyrinin hangi seviyesinde olduğuna bakılır.(Yüksek, aynı-müsâvî, geri mi?)

7.İmza-tarih tetkiki, diğer tetkiklerden sonra olmalıdır.

Yeri gelmişken yazıların genellikle alt ve köşelerinde bulunan imza bölümlerinden bahsedelim:

İcazet almış hattatlar, imza yetkisine sahiptir.İcazet aldığı halde tevazuundan dolayı imza atmayan, adını yazmayan hattatlar da vardır.

 

İMZA

 

Hattatın yazdığı esere tarih, isim ve imza yazmasına “ketebe koymak, imza koymak, ketebe yazmak, ketebe atmak” ifadeleri kullanılır.

Ayrıca imza yerinde göze çarpan tabirler şunlardır:

 

- Ketebehu: (Onu yazdı). “Bunu yazan” anlamındadır.

- Nemekahu: (Yazan kendisinden bir söz katıyorsa).

- Harrarahu: Tahrir etti,yazdı.

  -Rakamehu: Harekeli yazmışsa,

  -Sevvedehu: Karalama veya tevazuundan,

-Meşşekahu :Meşke baka- baka yazmışsa veya kendisi meşk yapmışsa,

Nesehahu -Setarahu: İstinsak, kopya suretiyle yazmışsa ve aynen taklid etmiş ise;                                                                         kalledehu...gibi kelimeler yazılır.

 İmza yerinde bu kelimelerden sonra aşağıda görülen tevazu kelimeleri de yazılabilir:

Tevazu kelimeleri:

-el-fakir (fakir)

-el-müznib (günahkâr)

-el-hakir (zavallı)

-er-raci (isteyen, dileyen)

Dua kelimeleri:

-ğufire lehu (mağfiret edilsin)

-ğufire zunubehu (günahları affolsun)...gibi ifadeler hüsn-ı hat levhalarının, yazıların imza yerinde görülebilir.

 

KIYMET HÜKMÜ

 

Neticede yazıya yukarıdaki bütün tetkikler yapıldıktan sonra (ki bu tetkiklerin hepsini yapabilmek de bir uzmanlık işidir) yazı imzalı veya imzasız olsa da kıymet hükmü konarak şu yargılara varabiliriz:

-Evet, bu yazı şu veya bu sebeplerden dolayı güzeldir;  

-Şu derecede bir yazıdır;  

-“ Hat bilgisi var ama hat marifeti yok.”Fuat Başar

-Estetik bir kıymeti yoktur,

-Taklit bile değil; kopya,

-Kopyayı bile yapmaktan aciz,

-Görünüş ve güzellikte ikisi de aynı ama taklit yapılandan önceki daha kıymetli,

-Hakikî yazı değil; mecazî, yapma bir yazı.Onun için sanat yönünden bir kıymet ifade etmez;değersiz v.b..

-Mecazî, yani kopya, doldurma, boyama ile yazı yazanlar kendilerini hakikî yazı yazan gibi lanse ediyorlarsa bu gibilere de ne denir? Siz söyleyin!

 

 

 

 

 

TUĞRA

 

Tuğraya; hükümdarın isim ve lâkaplarının kalın kalemle yazıldığı nakış veya padişahın isim ve elkabını (lâkaplarını) ihtiva eden alâmeti, imzası diyebileceğimiz gibi Osmanlı padişahlarının mühürlerine de tuğra denir.

Tuğra; ferman, berat,ve saire paralarda padişahların nişan ve alametleri olarak kullanılırdı.

Padişahların imzası olan tuğrayı çekene,   o tuğrayı yazana, yapana “ tuğrayî, tevkiî, nişancı” denilirdi.

Tuğralarda hükümdarların isminden başka babalarının isimleri de yazılırdı.

 

TUĞRANIN TARİHİ SEYRİ VE GELİŞİMİ

 

Tuğrayı Oğuz Han’ın da kullandığı söylenir.

Tuğranın şekil, muhteva ve estetik bakımdan en gelişmiş numunelerine Osmanlılarda rastlanır.

Osmanlılar, tuğrayı Anadolu Selçukluları ve devamı olan Anadolu Beylikleri’nden aldılar.

OSMANLILARDA TUĞRA:

 

İlk defa Orhan Bey (1326-1359) zamanında görülür.Orhan Bey, bunu Anadolu Selçukluları’ndan almıştır.(Orhan Bey’in tuğralarından biri H.724 Rebiulevvel, diğeri ise H.749 Rebiulahir tarihlidir.)

Daha sonra Murat Han’dan itibaren tuğralara hükümdarların adları ile birlikte babalarının adları da yazılmaya başlandı.(Orhan Gazi ile oğlu, Murat bin Orhan; Emir Süleyman bin Bayezid gibi)

Çelebi Mehmed’den itibaren      =Han sıfatı da ilave edildi.

Birinci Murat Han’dan itibaren de tuğralardaki üç keşide ve çifte kavisli şekil görülür.Sultan Birinci Murat Han (1359-1389) zamanında sikkelerde (paralarda) da görülür olmuştur.

Sultan II.Murat Han’dan itibaren ise tuğraya cümle-i duaiyye,  ( dua cümlesi ) olarak

(muzaffer daima) veya  (el-muzaffer daima ) cümleleri yazılmıştır.

Osmanlı padişahlarının tuğrasını buna mahsus vezir taşırdı.

Basılması Sultan Orhan Han zamanında olan altın paraların ve gümüş paraların bir yüzünde tuğra, arka yüzünde basıldığı şehrin adı ile padişahın tahta cülus ettiği yıl yazılırdı.

ll.Murat Han’dan itibaren yazılan tuğralarda en azından padişahın adı, bunun üstünde babasının adı, daha yukarıya da el-muzaffer daima yazılırdı.

Tuğra, kâğıtların ve yazıların büyük, orta ve küçük oluşuna tabi olup yazı ve kâğıtlarla mütenasip bir büyüklükte çekilirdi.

Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veya mahlas yazmak adeti sonradan ihdas edildi.Bu adet Sultan ll.Mustafa Han (1695-1703) zamanında olmuştur.Sultan ll,Mahmud Han’ın son yıllarında da tuğra hat ve istif olarak en mükemmel şeklini almıştır.

 

TUĞRANIN DİĞER İSİMLERİ :

 

Padişah vesikalarında nişan-ı şerif-i alîşân, misâl-ı meymun, alâmet-ı şerif, tuğra-yı garâ “ gibi isimlerle de zikredilen tuğra Osmanlı tuğrakeş ve hattatlar eliyle işlenerek güzelleşmiştir.

Üçüncü Ahmet Han gibi bazı padişahların tuğralarını bizzat kendileri sanatlı bir şekilde yazmışlardır.

 

 

 

 

 

 

TUĞRANIN KULLANILDIĞI VE GÖRÜLDÜĞÜ YERLER:

 

Padişahların tuğraları ; nâme-i hümayun, ferman, berat, menşur, ahitnâme vesairenin üstüne ve ortaya; paralara, defter hâne defterlerinden arazi defterleri, tımar defterleri ve bunlar gibi resmî defterlerin başlarına (bugünkü noter tasdiki gibi) çekilmiş olan tuğralar daha sonraları bir arma olarak senetlerde, pullarda, bayraklarda, nüfus kâğıtlarında, binalarda, çeşmelerde, camilerde, imaret kitâbelerinde yapılarak umumîleşti.

 

TUĞRANIN YAPISI

 

Bir tuğraya baktığımızda dört belirgin bölüm göze çarpar.

 

1.Sere veya Kürsü                       

2.Beyze (yumurta)                      

3.Tuğ veya Elif                            

4.Hançere veya Kol                      

1.SERE-KÜRSÜ:

Halk arasında sele de denilen, sözlük anlamı açık duran baş parmağın ucundan işaret parmağının ucuna kadar olan uzaklık demek olan sere veya kürsü tuğranın metin kısmıdır.Tuğranın kaidesi mevkiindedir.

Burada padişahın adı, babasının adı, “şah” kelimesi, “han” kelimesi, “el-muzaffer dua cümlesi yazılıdır.

Ayrıca “besmele” yazılan tuğralar da vardır.Kürsüsünde ilk defa “La ilahe illallah(celle celaluhu)”yazılı tuğrayı 21.asırda Doğan Çilingir imzasıyla görmekteyiz.

2.BEYZE:

“Bin” ile “han” kelimelerinin Nûn (    ) harfinin kıvrılmasıyla meydana gelen ve iç içe yazılan iki kavise denir.

İç beyze ve dış beyze adı verilen bu iki kavis tuğranın sol tarafındadır.

“Daima” kelimesi iç beyzenin ortasına yazılır.

3.TUĞ veya ELİF:

Tuğranın yukarıya uzanmış olan mızrak şeklindeki l l l çekmeye (elife) verilen addır.Bunların üzerine flâma gibi çekilen kıvrıklara zülüf veya zülfe denmektedir.

4.HANÇERE veya KOL:

Beyzelerin devamı olan ve el-muzaffer kelimesinin üzerinden geçerek tuğranın sağına doğru muvazi(paralel) iki çizgi halinde uzanan kısma denir.

 

ÂHÂR

 

Kağıdın, yazı yazmaya elverişli olması için üzerine sürülen maddedir.

Âhâr kelimesi; yemeği yemek manasında kuvvet ifade ettiği gibi,kâğıdın sağlam ve kullanışlı hâle getirilmesi için bu maddenin sürülmesi sebebiyle de aynı isim kullanılmıştır.Bu işe de “ kâğıdı âhârlamak “, âhârlanan kâğıda da “ âhârlı kâğıt “ denilmiştir.

Âhâr;nişasta, şap, yumurta akı ve pirinç unu gibi maddelerden yapılır.Elde edilen bu sulu madde, kâğıt üzerine sürülür veya kâğıt bu maddeye batırılır.Böylece kâğıt parlak görülür.Kaba, pürüzlü ve kalemin yürümesine müsait olmayan kâğıtlar, âhârlanmak suretiyle yazı yazmaya son derece müsait hâle getirilir.Eskiden bilhassa hat sanatında kullanılan kâğıtlar âhârlanırdı.Hattatlar tarafından aynı işlem hala sürdürülmektedir.Teknolojinin gelişmesiyle pürüzsüz kuşe kağıtlara da hat yazılmakla  birlikte aharlı kağıtların yerini tutamadığı ehlince malumdur.

 

 

 

 

 

 

 

 

ÂHÂRIN FAYDALARI :

 

1.Kâğıt , cilalanmış olur.

2.Âhârlanan kâğıt üzerine mürekkeple yazılan yazıyı, birkaç defa silip yeniden yazmak mümkün olur ve âhârlı olduğu için kâğıt yıpranmaz.

3.Âhârlı kâğıt üzerinde kalemin kayması gayet kolay olur.

4.Mürekkep de kolay ve kıvamında akar, kâğıda tam siner.

5.Âhârlı kâğıt üzerine yazı kolay yazılır.Yazının keskinliğini sağlamak kolay olur.

6.Âhârlı bir kâğıt üzerine yazılan yazı hiç bozulmadan ve solmadan asırlarca muhafaza edilebilir.

 

AHARIN YAPILIŞI :

 

Çeşitli şekillerde ahar yapılabilir:

 

1-Pirinç unu ve nişasta suda ezilip kaynatılır.Elde edilen sıvı, bir sünger ile yazı kâğıdı üzerine sürülür.Sonra on yumurta akı ceviz büyüklüğünde şapla karıştırılır; elde edilen sıvı ,kâğıdın üstüne sürülür.Kurutularak parlak bir kâğıt elde edilir.

2-Beyaz şap havanda dövülerek suda eritilir ve ateşte iyice kaynatılır. Elde edilen sıvı, bir kap içine dökülerek sıcak iken içine âhârlanacak kâğıt batırılıp çıkarılır ve bir yere serilerek gölgede kurutulur.

Sonra bir miktar su kaynatılır ve ayrıca bir çanak içinde bir avuç miktarı nişasta ezilerek suya dökülür ve devamlı karıştırılarak nişasta kokusu kalmayıncaya kadar kaynatılır. Daha sonra bir teneke kap içine boşaltılıp önceden şaplanıp kurutulmuş kâğıtlar bu suya batırılır ve gölgede kurutulur.

Bundan sonra da mühre vurularak, ( cilâlı bir taş -genellikle akik taşı- ile ) pürüzsüz bir zemin üzerinde kâğıt üzerine bastırılarak sürerek kâğıt parlatılır. Bu âhâr ne kadar beklerse o kadar iyi olur. Hatta birkaç sene duran âhârlı ve mühreli kâğıtlar yazı yazmaya daha müsait olur.

Kalemin âhârlı kâğıt üzerinde kaymasına “kalemgir” denir.

Kâğıtlar âhârlandıktan sonra üstüne başka sıvılar da sürülür. Bu sıvılara “tıla” denir.

Kâğıdın, güzel kokması için misk veya gül suyu gibi güzel kokular katılır. Âhârlı kâğıtlara  -âhârdan önce- gül kırmızısı, gül pembesi, kanarya sarısı, filizî veya açık mavi renkler de verilebilir.

Kur’an-ı Kerim yazmak için hazırlanan kâğıtların her iki tarafı da âhârın en incesi ile âhârlanır.

Levha, meşk ve buna benzer yazılar için kullanılan ve sadece tek tarafına yazı yazılacak olan kâğıtların âhârları birkaç kat olmak üzere kalın sürülür. Ta’lik yazı için âhâr tabakası daha kalındır.

Ta’lik yazı için âhâr yapanlar kendilerine mahsus soğuk damga ile hazırladıkları kâğıtları damgalarlardı.

3-Sadece yumurta akı ile de âhâr yapılabilir. Yumurta akı sünger veya pamukla kâğıda sürülür. Kâğıt kuruduktan sonra mührelenir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜREKKEP

 

İki veya daha çok madde parçalarının birbiri üzerine bindirilmesi manasına gelen ve yazı, çizim ve baskı maksadı ile kullanılan içersinde kimyevî bir karışım bulunan sıvıya mürekkep denir.

Arapça “hibr” veya “mismağ”;Farsça “siyahî” ve “zerkab” kelimeleri ile ifade edilen mürekkebin ilk önce Mısır’da yapıldığı, MÖ 1000-2500 yılları arasında kullanıldığı tahmin edilmektedir.

İslâmiyetin gelmesiyle yazıya verilen önem kadar  mürekkep yapımına da önem verilmiştir.

Hadis-ı Şerif’te “Alimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından daha ağır gelir.” buyurulmuştur.

Mürekkep, içinde bulunan terkiplere ve kullanıldığı yerlere göre sınıflandırılacak olursa; hat mürekkebi, yazı, çizim, çini mürekkebi ve matbaa mürekkebi gibi  çeşitleri vardır.

Biz burada, konumuzu ilgilendirmesi dolayısıyla hat mürekkebinden ve nasıl yapıldığından bahsedeceğiz.

 

HAT MÜREKKEBİ

 

Hattatlar tarafından Kur’an-ı Kerim harfleri ile gerek hat sanatı ve gerekse el yazısı olarak yazılan yazılarda kullanılan bir mürekkep çeşididir.

Genel olarak “hat mürekkepleri” nin terkipleri is ve zamktan (Arap zamkından) meydana gelir.

Bilindiği gibi is, kimyevî özellik bakımından bol miktarda karbon bulundurması sebebiyle ışıktan ve havadan müteessir olmaz.

İsi bezir yağı, neft yağı, zeytin yağı, çıra, gaz yağı ve lastik gibi çeşitli maddelerden elde etmek mümkündür. Ancak yağlı olmaları sebebiyle çıra isi ve gaz yağı isi pek tercih edilmez. İs elde edilmesinde Osmanlıların cami mimarîlerinde is odaları tahsis ettikleri bilinmektedir. Sinan’ın Süleymaniye Camii’nde bulunan is odası bunun en güzel bir örneğidir.

En iyi is mürekkebi, keten tohumundan çıkartılan bezir yağından elde edilirdi. Neft ten elde edilen isin daha iyi ve siyah olduğunu ,neft patlayıcı olduğu için dikkatli olunması gerektiğini Fuat Başar Hocadan duymuştum.

Mürekkep yapımında kullanılan zamka “zamk-ı Arabî” veya “Arap zamkı” denilmiştir.Arap zamkı ağaçların (çam ağacı, erik ağacı gibi) yara almış kısımlarından tabiî olarak çıkan yapışkan bir mayinin adıdır.

Balın belirli bir kıvamda kullanılması da Arap zamkı yerine geçebilir !

 

HAT MÜREKKEBİNİN ÖZELLİKLERİ

 

Bu konuda önce hat üstatlarından İbn-ı Hilâl ve Yakut’un şu sözlerini nakledelim:

“Mürekkebin temizini kullan.

Onu teşkil eden is gayet ince, iyi karışmış, iyice ezilmiş, kaleme itaatli ve akıntılı olsun.”

Demek ki hat mürekkebinin iyisi;

1-Yazarken kalemde birikmeyip, kolayca akması,

2-Güzel kokması (mürekkebin bu özelliği, mürekkep yapılırken içine biraz güzel koku veren sıvı –meselâ gül suyu- ilâve edilmesiyle sağlanır.),

3-Mat olmayıp, canlı ve güzel görünmesi ile mümkündür.

Zaman geçtikçe matlaşan ve donuklaşan mürekkeplerin aksine Osmanlılar’ ın asırlar geçmesine rağmen canlılığı ve güzelliği artan, yıllandıkça kendine has letâfette güzellik ve özellik kazanan mürekkepleri yaptığı ve bu mürekkeplerle eşsiz eserler meydana getirdiği hepimizce malumdur.

 

 

 

HAT MÜREKKEBİNİ YAPMA USULÛ

 

Bezir yağı yahut lastikten elde edilen is bir kaba konur. İs elde edilirken yanmamasına, isin elde edilmesi sırasında toplanan kabın çok ısınmamasına dikkat edilir. Zamanımızda bu tür isin toplanması çok zor olduğundan is yerine kauçuk sanayiinde kullanılan “lâstik karası” kullanılabilir.

Kaba koyduğumuz is miktarının üç katı kadar Arap zamkı da ayrı bir kaba konur ve içine bir miktar damıtılmış veya temiz su ilâve edilir. Zamk, su içinde iyice erimesi için 3-4 gün bekletilir. Zamkın, bal kıvamına gelmesi, iyi eridiğini gösterir. Yabancı maddelerden temizlenmesi için süzülür ve is ile birlikte bir havana konur. Böylece mürekkebi oluşturan ana terkip elde edilmiş olur.

Ayrıca mazı, ekşimiş nar kabuğu suyu, bakır sülfat ve demir pası (demir oksit) belirli ölçülerde birbirlerine karıştırılıp şerbet hâline gelinceye kadar kaynatılır ve (mürekkep evsafının ve akıcılığının iyi olması için) ana terkibe ilâve edilir.

NOT:Zamkın fazla olması yapılacak mürekkebin parlaklığını artırırsa da akıcılığını azaltır. Hem akıcılığını hem parlaklığını muhafaza etmek için zamk oranını ayarlamak gerekir.

Yukarıda bahsettiğimiz bir ise üç nispetindeki Arap zamkı oranı ortalama bir orandır.

 

 

 

 

Havanda dövme

( 1 miktar)                   (3 miktar)

is           +          Arap zamkı     + su    = şerbet suyu

 

 

Cu SO 4

Fe2O3

Mazı suyu

Ekşimiş nar kabuğu

suyu eriyiği

mürekkep       +     Gül  suyu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tablo:Hat mürekkebinin oluşumu

 

Daha sonra bu üç karışım ,havan içinde geleneğe uyularak “Kelime-i tevhit“ çekilerek, ağır ağır ve döve döve karıştırılır.

Dövme işinin bu şekilde en az beş bin olması gerektiği ifade edilmektedir.Ne kadar çok dövülürse o kadar kaliteli mürekkep elde edilir. İdeali 40.000 defa dövmedir.

Biz bu 40.000 defa dövme işinin ne kadar zaman alacağını kabaca hesap ettik:

Bir saniyede iki vuruş yapılırsa aralıksız beş buçuk saatte 40.000 vuruş yapılabiliyor.

Zaman aralıklarında da yapılarak bu beş buçuk saatlik vuruş( 40.000 vuruş) elde edilebilir.

Güzel koku vermek istenirse  bir miktar gül suyu da ilâve edilebilir.

Teorik olarak hat mürekkebinin yapımı bu anlattığımız şekilde ise de, pratikte bir üstattan bizzat tatbikî olarak öğrenilmesi hâlinde istenilen özellikte mürekkep yapılması daha kolaydır.

 
 
 
 
 
 
 
 
HAT MÜREKKEBİNİN ÇEŞİTLERİ

 

Hat mürekkepleri yapma usullerine göre;

1-     Lâl mürekkebi (Kırmızı mürekkep),

2-     Gülgûnî (Gül Rengi) mürekkep

3-     Lacivert mürekkep

4-     Asumanî mürekkep

5-     Altın mürekkep

6-     Zırnık mürekkebi

7-     Beyaz mürekkep

8-     Tashih mürekkebi  olarak çeşitlere ayrılır.

Kâfi miktarda mürekkep almaya yarayan ve mürekkebin konduğu kaba hokka denir.

Mürekkep hokkasının içine konan ve kaleme ölçülü mürekkep gelmesini temin eden ham ipeğe lika denir.

Hat üstatları “Yazı, hocanın taliminde gizli ise de kalemin, kâğıdın ve mürekkebin içinde de gizli taraflarının olduğunu unutmamak gerekir.“ demişlerdir.

 

HÜSN-I HAT YAZILARINI YAZMA ÇEŞİTLERİ

 

1- Tashihsiz Yazma

2- Tashihli Yazma

3- Taklit ederek yazma

4- Kopya ederek yazma

 

1-TASHİHSİZ YAZMA

 

Bir yazının tashihsiz yazılması demek, kalemden çıktığı gibi kalması, sonradan düzeltilmeye lüzum ve ihtiyaç göstermeyecek kadar olgun metin olması, güzel yazılmış ve kürsüsüne oturmuş bulunması demektir. Sanatta asıl olan böyle yazmaktır ki „Bir kalemde yazmak“ sözü bu şekildeki tashihsiz yazılar için geçerlidir.

Nesih, icazet, nes-ta’lik, siyâkat, çep (divanîler) ve rikâ’a gibi yazılar umumiyetle bir kalemde yazılırlar.Yazarken kalem ucu ile yapılan ufak tefek düzeltmeler tashihten sayılmaz.

Kalem kalınlığı arttıkça tashihsiz yazma işi de o nispette zorlaşır ve tashih yapmak zaruret halini alır.

Kalın celi, müsenna, istifli ve girift yazıları tashihsiz yazmak çok az hattata nasip olmuştur.

Tashihsiz yazabilmek için bilek kuvvetli, el mümâreseli, kalem keskin, kâğıt elverişli, mürekkep koyu,yazan da kalemine tamamen hâkim olmalıdır. Bu cümleden olarak;

“ Kalem keskin olmazsa akışta keskinlik ve tabîilik bulunmaz. Kâğıt böyle yazmaya müsait değilse,kalemin keskinliğinden netice alınmaz ve mürekkep koyu olmazsa yazıdaki renk yeknesaklığı tam olmaz ve tashih gerekir ” diyebiliriz.

Kalem, nefes alır gibi, hatta ondan öte Hz.Ali (r.a.) Efendimizin âdetâ su üzerine yazar gibi kalemi yürütmelidir.

Tashihsiz yazarken bazıları ağır ağır, bazıları da çabukça yazmayı tavsiye ederlerse de doğrusu inkibab ve devirli, ( eğrimsi ve yuvarlağımsı ) çizgilerde ağır; keşîde ve emsali inmeler ve çıkma çizgilerde çabuk, ikisi ortası hareket iktiza eden yerlerde ise ona göre normal yazmaktır.

Tashihsiz veya çok az tashihli yazılara örnek:

1-Sami Efendi (1838-1912)

İstif Sülüs (Hulusî Efendi’ye (1869-1940) siyah kâğıt üzerine sulu zırnık ile yazmıştır. Tamamen tashihsizdir.)(Kalem Güzeli c.3, s.295)

 

 

 

 

2-TASHİHLİ YAZMA

 

Tashihli yazmak, yazının fazla kısımlarını gidermek ve noksanlarını tamamlamak sureti ile gereken en güzel şekli ve durumu sağlamak demektir.

Tashih işi bir heykeltıraşın hammaddeyi yonta yonta veya bazı ilaveler yaparak düzene koyması gibi bir nevi’ ameliyedir. Tashihli yazma işi , hattatlık başta olmak kaydıyla önce ressamlık sonra da heykeltıraşlık çalışmalarını andırır. Burada tashihsiz yazan hattatların, aynı anda ressamlık ve heykeltıraşlığı bünyelerinde toplayarak hattatlık sanatkârlıklarının ne denli zirvede olduklarını gösterir. Şimdi eserimizin adının niçin „Zirve sanat Hüsn-ı Hat“ olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Hiçbir hattat , hiçbir zaman yazısını sonradan tashih yapmak fikri ile yazmamıştır. “Her harfi levha olacakmış gibi yaz” sözü onlar için bir rehberdir.

Tashihte kaide yazmanın aksine olup yazmada, azdan çoğa, basitten mürekkebe olduğu hâlde tashihte çoktan aza, mürekkepten basite olup şu sıra takip edilir:

1-    Satır ve istif tashihi

2-    Kelime tashihi

3-    Harf tashihi

4-    Parça tashihi

5-    Hareke vs.tashihi

 

Tashih işinin kaba tashih ve ince tashih olmak üzere iki safhası vardır.

 

Tashih esnasında hattat (ameliyat yapan) bir operatör doktor gibidir. Önce iyi bir teşhis, sonra yazının hususiyetine, bünyevî tahammülüne ve hastalığın nev’ine ve derecesine göre neresinden ve ne suretle ameliyat yapmak gerektiğini bilmeli ve yapmaya muktedir de olmalıdır.

 

Bir waw ( )’ın başını, bir ha (   )’nın gözünü, bir ayn (   )’ın karnını tashih etmek, bir göz,bir beyin, bir apandisit veya kalp ameliyatı yapmaya benzer. Hatta daha zordur,  hasta ameliyat masasında kalabilir. Bu bakımdan da tashihli yazı yazmak, tashihsiz yazıdan daha zordur diyebiliriz. Çünkü tashih yaparak yazıyı düzelteceğim derken yazı ölür de haberimiz bile olmayabilir.

 

Nitekim Mahmud Yazır’ın (Kalem Güzeli, c.3, s.298) de örneğini verdiği yazı, tashih yapayım (düzelteyim) derken bünyesi bozularak diri diri gömülen yazılardandır. Böyle olmakla birlikte hat sanatını bilmeyenlerce ve bu sanattan hiç haberi olmayanlarca bu yazı onlara çok güzel gelebilir ve bu yazı için bile “ne kadar güzel bir yazı.“ derler. İşte Hüsn-ı hattın ölüsü bile bu derece diri ve güzel!

 

 

Tashihin zorluğu ameliyata benzetildiği gibi “bozuk bir adamı ıslâh etmek kadar zordur.“ benzetmesini de Mahmud Yazır’ın ağabeyi Hamdi Yazır yapmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tashih usülleri:

 

Tashih işinde başlıca üç safha vardır:

 

A-Silmek

B-Kazımak

C-Kalemle düzeltmek

 

A-Silmek:

Tashih yapılması gereken bir yazıda el ile silmek mümkün olmayan yerlerde, bükülmüş ince bir kâğıdın ucu dil üzerinde hafifçe tükürüklenerek ıslatılır. Tükürük lüzûcetli olduğundan, silerken yazının mürekkebini dağıtmaz. (su dağıtır; çünkü lüzûcetsizdir.) Bükülerek sivriltilmiş ve tükürükle ıslatılmış kâğıdın ucu ile yazıdaki fazlalıklar dıştan içe doğru silinir. Silerken leke bırakmamaya ve kâğıdı zedelememeye dikkat etmelidir.

B-Kazımak:

Silmek mümkün olmayan veya lüzum görülen ufak pürüzler tashih kalemtıraşı (Resim-   ) ile veya keskin uçlu bir çakı, yahut neşter ile dıştan içe doğru hafifçe kazıyarak giderilir. Kâğıda temastan kaçınmalı,üstündeki yazı kazınmalıdır

CKalemle düzeltmek:

Yazıdaki noksanlar tashih kalemi ile doldurulur. Tashih kaleminin kenarlarının keskin ve tashih mürekkebinin tashihi yapılan yazının mürekkebiyle uyumlu olmasına dikkat edilir.

Tashih kaleminin ucu ince ve pürüzsüz olmalı, ayrıca çok mürekkepli olmamalıdır. Noksanlar mümkün olduğu kadar yazının mürekkebini yedirmek suretiyle doldurulmalı ve zaruret olmadıkça sonradan mürekkep ilâve edilmemelidir. Bunun için de tashih mürekkebinin koyuluğu, tashihi yapılan yazının mürekkebinden daha az  olmalıdır. Her ilâve, yazının kabarmasına ve kalem hareketinden ve tabiatından doğan fıtrî karakterlerin kaybolmasına, ayrıca yazının tashih edilen kısımların koyulaşmasına sebep olur. Bu durum yazıya yazma değil, yapma çeşnisini verir.

Yazıda bazı yerlerdeki fazla parlaklık mürekkepteki zamkın fazlalığından ileri geldiğinden, zamklı parçaları biraz donuklaştırmak için, biraz zırnık veya zırnıklı donuk mürekkeple o yerler tashih edilir veya bal mumunu ılık ılık zamklı kısımlar üzerine bastırarak fazla olan parlaklık giderilebilir.

Sülüs, nesih, ta’lik gibi ve bunlar ayarındaki yazıları tashih ederken evvela fazlalıklar giderilir; sonra eksikler tamamlanır.

Tashih sonunda yazının mürekkebi kırçıllı bir durum arz etmemeli, parlaklık ve matlık aynı ayarda olmalıdır. Bu ayarı vermek için de koyuluğu daha az olan tashih mürekkebi kullanılır.

Kalın yazıların tashihi

Kalın yazıdan maksat (2.1 mm- 2.5 mm kalınlığındaki) sülüs kaleminden daha kalın olan (3 mm.) ve kalınlaştıkça celi namını alan yazılardır. Tashihleri yukarıda yazıldığı gibi yapılır. Tashihte parça aralıklarını doldurmak en sona bırakılır.

En sonunda da ince bir kontrol tashihi yapılır.Buna da ince tashih denir. Hatta burada hattat Hasan ÇELEBİ Hoca’ nın tabiri ile “pire ciğerini” bile görüp gidermek gerekir.

Nazif Bey, celî yazılarını “pertev-suz” (küçük tiyatro dürbünü) ile tersinden bakarak sülüs kalınlığı ile görüp aksaklıkları doldurarak veya düzelterek tashih yapmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3-TAKLİT EDEREK YAZMA

 

Bir yazıyı taklit ederek yazmanın en doğrusu o yazıya bakarak yazmaya çalışmaktır. Azını yapabilen zamanla tam benzerini de yapar, hatta daha iyisini de yazabilir.

(Ahmet Karahisarî’ nin yazısını manevî evlâdı Hasan ÇELEBİ’ den başka kimsenin taklit edemediğini tercüme-ı hâlinden anlıyoruz.)

Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Mustafa Rakım, Şevkî ve şivesi kendisine tamamen zıt olan Mahmud Celaleddin gibi üstatların sülüs-nesih yazılarını da hattat ve neyzen Mehmet Emin Yazıcı (1883-1945) aynen taklit ederek meslektaşlarını hayretler içinde bırakmıştır.

 

Uğur Derman, Neyzen Emin Yazıcı’ nın taklitte bu derecedeki üstün başarısını nasıl gerçekleştirdiğini şu şekilde tespit etmiştir:

Emin Efendi’ nin taklit etmek istediği yazıların üzerine yarı şeffaf (karamelâ kâğıdı- parşümend) kâğıdını koyduğu ve elini o hattatın şivesine alıştırdığı, hatta alışına kadar bunu tekrarladığı, eli kıvama gelince âhârlı kâğıda kendi üslubunca bir eser verircesine rahatlıkla yazdığı ve sonunda da ince tashihten geçirdiği görülmektedir.

Merhum Halim Özyazıcı da “Medreset’ul-Hattatîn” deki hocası Hasan Rıza Efendiden taklitle yazılan yazının ancak aynı meyilde katt’ edilmiş (kesilmiş) bir kalemle mümkün olabileceğini söylüyor.

Görüldüğü üzere taklit ile bir yazının yazılması yine bir hattat tarafından ve belki de aslını yazmaktan daha zor bir şekilde mümkün olabiliyor. (Zirve sanatın, Hüsn-ı Hat olduğu bir kere daha te’kid edilmiş oluyor.)

 

4-KOPYA EDEREK YAZMA

 

Bir yazının (hüsn-ı hattın) aynen kopyasını dahi almak, onu yazmak kadar zordur. Yazının inceliklerine vakıf olmayanlar için bu zorluk bir kat daha artar ve ekseriya menfi netice verir. Onun için buradan hat yazılarını kopya edenleri ve kopya etmek isteyenleri uyarmak istiyoruz:

Bir yazının haiz olduğu bediî karakteri, canlılığı, şive ve hâli muhafaza ederek kopyasını almak başlı başına bilgi, anlayış, dikkat, kudret ve sabır gerektirir. Kopyalamak bile bir sanat ve ihtisas işidir. Onun için kopya işini yapmak isteyenlerin bu işi yapmadan önce hat sanatında bir hocadan, bir hattattan ortalama en az iki sene  ders almaları ve bir çıraklık ve talebelik devresi geçirmeleri gerekir. Aksi takdirde kopya ederek yazdıkları yazılar hüsn-ı hat olmadığı gibi  sanat değeri taşımayan basit ve güzelliğini kaybetmiş, eğri büğrü çizgiler olmaktan öteye geçemez. Hatta bu tür hareketleri “Zirve sanat Hüsn-ı Hatt”a ihanettir. Para kazanmak maksadıyla veya başka sebeplerle kopya çekmesini bile bilmeden kopya yaparak, bu tür hareketlerde bulunmak ve daha da ileri giderek “Bu yazının hattatı benim.” şeklinde bir sahtekârlığa girişerek hüsn-ı hat sanatına ihanet etmeyiniz. Sonra çok sorumlu olursunuz. Hüsn-ü Hat çeşitlerinden nesih yazısının üzerine kâğıt koyup aynen kopya yapsanız bile bu tam kopya değil, kopya edenin şahsiyetinden biraz da bir şeyler karıştırarak yazması demektir ki kişiliğinizi ortaya koyar,foyanızı meydana çıkarır.Onun için Nesih gibi ince yazıların kopyaları bile yapılamaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KOPYALAMA USÜLLERİ:

 

Kalın celî yazıların kopyaları ise aşağıda belirtilen usuller çerçevesi içinde olmalıdır:

 

1-Kopyası alınacak yazı, kâğıt veya zemin üzerinde ise;

 

Yazının üzerine bütün inceliklerini gösterebilecek kadar ince kopya kâğıdı konulur.Gayet ince kurşun kalemi veya tercihen “tarama kalemi” ile yazının başından başlayıp, kalem akışını takip ede ede bütün hususiyetlerini belirterek çizilir.

Çizerken acele etmemek, nefesini kesmek ve kendiliğinden bir şey ilâve etmemeye dikkat etmek lâzımdır. (görüyorsunuz,hüsn-ı hattın kopyası bile nefes kestirecek kadar zor!) Bu şekilde alınan kopyayı bir mukavva üzerine koyup tarama kalemi ile aslına baka baka kontrol tashihinden geçirmek, pürüzlerini düzeltmek (lüzumu hâlinde başka bir kâğıda iğneli bir kalıbı da  çıkarılabilir) lâzımdır.

 

2-Kopyası alınacak yazı kumaş üzerinde ise;

 

Kalınca bir kâğıt, kumaş altına konup,kenarlardan tespit ettikten sonra yazıyı bozmayacak şekilde kenarlarından ince iğne ile iğnelemek suretiyle kalıbı alınır ve bu kalıptan başka bir kâğıda silkme usulü ile çizilebilir.

Kumaş üzerindeki yazının kopyalanması, kâğıt üzerindeki yazının kopyalama usulü ile de mümkün olabilir.

 

3-Kopyası alınacak yazı kabartma veya oyma yazı ise;

 

Yazıyı kaplayacak kadar yekpâre veya parça parça kâğıtları süngerle nemlendirip yazının üzerine kapatarak üzerinden el ile bastıra bastıra kopyası alınır. Kuruduktan sonra kenarlarından tarama kalemi ile kalıplarını almak ve bunlar üzerinden de kâğıtlara yukarıdaki diğer kopyalama usulleri ile kopyalarını alıp çizmek mümkündür.

 

YAZILARI BÜYÜLTEREK YAZMA USULLERİ

 

1-  Aks-ı hayâl usulü yazma

2-  Fotoğraf usulü yazma

3-  Murabbaat (satranç) usulü yazma

4-  İğneleme usulü yazma

5-Silkme, çizme ve doldurma usulü yazma

 

1)AKS-I HAYAL usulü YAZMA

Yazı, bir cam veya şeffaf ince bir kâğıt üzerine yazılır. Duvara veya bir tablo üzerine büyük bir kâğıt gerilir. Karanlık bir odada yazılı cam veya kâğıt önüne elektrik ışığı yansıtılır. Yazının gölgesi büyümüş olarak gerili kâğıt üzerinde belirir. Cam ileri geri getirilerek yazı istenilen kalınlığa getirilir. ANTİSKOP denilen ışıklı optik cihaz aynı işi yapar. İstenilen kalınlıktaki yazının kenarlarından kurşun kalemle çizerek yazı kâğıda büyütülmüş olarak yazılmış olur ve bunun üzerinden kontrol tashihi yapıldıktan sonra yazı iğnelenip kalıbı alınır.

2)FOTOĞRAF usulü YAZMA

Levha olacak yazı, küçük kıt’ada yazılıp fotoğrafı filme alınır ve agrandisman (büyütme) makinesinde istenilen büyüklükte ve yekpâre veya parça parça kopyası alınır. Şimdi teknolojinin gelişmesine paralel olarak fotokopi makinesinde hatta bilgisayar tekniği ile bu işler daha da  kolayca yapılabilmektedir.

 

 

 

 

 

3)MURABAAT (SATRANÇ) usulü YAZMA

Büyütülecek yazı karelenir,kareler işaretlenir. Daha büyük karelenmiş kâğıtta yazılar hangi karelerde nasılsa, resmedilir. Sonra pertev-sûz yardımı ile küçültülerek aslına da bakılarak kontrol edilir ve gerekli tashihler yapılır. Sonra iğnelenip kalıp hâline getirilir.

4)İĞNELEME usulü İLE YAZMA

Yazıya (iğneleme aleti ile), üç türlü iğneleme yapılır:

a-İç iğne: İğnenin ucu yazının kenarına dik olarak öyle saplanmalıdır ki deliğin dış kenarları, yazının dış kenarları ile aynı hizada olacak şekilde iğnelemedir.Bu yazının sıhhatini bozmayan en sıhhatli iğneleme usulüdür.

b-Dış iğne: Bu şekilde iğneleme usulünde iğne, yazının kenarları dışına temas etmek üzere saplanır. Bu usulde kalıp, asıl yazıdan iğne deliği kadar her taraftan kalınlaşacağından pek makbul değildir.

c- Orta iğne –bölme iğne: Saplanan iğne deliğinin yarısı yazının dışında ve yarısı da içinde olacak şekildeki bu iğneleme usulü hem zor hem de hatalıdır.

İnce ve kalın iğne ile sık veya seyrek iğneleme yapılır. İnce ve sıkı iğne ince işlerde, kalın ve seyrek iğne kaba ve acele işlerde kullanılır.

İğnenin ucunu kırılmaktan korumak ve rahatça iğnelemek için budaksız ıhlamur ağacından tesviyelenmiş 100 X 50 cm. ebadında bir iğne tahtası veya mukavva üzerine bir bez, bezin üstüne sert hamurlu ve dayanıklı bir veya iki kâğıt konur ve en üstüne de yazının aslının bulunduğu iğnelenecek kâğıt (üst kalıp) konur. Alta konan ve sadece iğne delikleri görülen kâğıtlara da “alt kalıp” denilir. Silkme işinde alt kalıp kullanılır.

5-SİLKME, ÇİZME VE DOLDURMA usulü YAZMA

Kalıp yazının silkileceği yer siyah veya koyu renk ise “tebeşir tozu”, beyaz veya açık renk ise “kömür tozu” bir çuha üzerine bol miktarda sürülür veya bir tülbent içine çıkın edilir. Kalıp, silkilecek yere tespit edilir. Çuha veya çıkın bu iğneli kalıp üzerine sürüldükçe tozlar deliklerden geçerek kopya alta geçer. İşin teknik icabına göre tarama kalemi veya fırça ile ağır ağır dikkatli ve düzenli çizilir.

Tuğrakeş Hakkı Bey

Celi sülüs-kömür tozu silkme örneği

(Kalem Güzeli, c.3, s.318)

Yazıları küçülten pertev-sûzla baka baka tashih etmeyi tercih ve tavsiye ederler. Bu sayede yazının ince ve kalın ebada kadar değişebildiği hâlde bile aslındaki metanet ve güzellik muhafaza edileceği söylenir.

 

HALKÂR

 

HALKÂR: Altın yaldızlı süsleme.

Cazip olan bu süsleme usulü bir kitapta, bir levhada, bir yazı (hüsn-ı hat) kenarında veya herhangi bir yerde olabilir.

Halkârda her çeşit çiçeğe ve şekle yer verilebilir.

Halkâr yapılacak kâğıdın âhârlı, bir yere iyi yapıştırılmış olması, altın ve boyalarla düzgünlüğü kaybedecek kadar ince ve adi olmaması ve bir de “zer-mühre” denen parlatma taşı ile mühürlenebilecek kağıtlardan olması lâzımdır.

Sulu altın yaldız sürülmüş yapraklara “berg-ı halkârî” denir.

Desenin renklendirdiği halkârîye de “zer-şikat” denir.

Halkâr da ata yadigârı olan sanatlarımızdandır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HATT'IN YARATILIŞI

 

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

 

"NÛN VE’L-KALEMİ VEMÂ YESTURÛN" (Sadekallâh’ul- Azîm)

 

“Nûn.Kaleme ve kalemle yazıyı satıra yazanların yazdıklarına and olsun ki...”

 

Bu okumuş olduğumuz Kur'an-ı Kerim'in 68.suresi olan “ KALEM SÛRESİ “nin 1.ayetinde;

Allahu teâlâ önce (  ) “Nûn” harfini söyledikten sonra Kalem ve satıra düzgün bir şekilde dizilmiş-yazılmış Yazı üzerine yemin ediyor.Bu yeminden, satıra yazıyı düzgün bir şekilde yazan hattatlar da nasibini  alsa gerek..

Yüce Allah'ın Kalem, Yazı üzerine yemin etmesi, kalem ve yazının  insanların hayatındaki öneminin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

Nun harfinin yazı ve kalemden önce zikredilmesi; yazının dolayısıyla yazıyı meydana getiren harflerin Nun harfinden çıktıkları şeklinde yorumlanmıştır.Yani Nun harfini meydana getiren hattın, çizginin diğer harfleri meydana getirecek biçimde şekiller almasıyla ve bütün harflerin bu şekilde oluştuğu bazı müfessirlerce bildirilmiştir.

Bütün kâinatın Resûlullah Muhammed Mustafa (Salallahu teâlâ aleyhi vesellem) efendimiz, sevgili Peygamberimiz'in N û r‘ undan yaratıldığı gibi...Nitekim yine müfessirlerin çoğu "Kalem" suresindeki (   ) N û n harfinin anlamında; "buradaki (   ) Nûn harfi Hz. Muhammed aleyhisselâmı işaret buyurmaktadır". demişlerdir.

Evet, Peygamber efendimizin Nûr' u her şeyden önce yaratıldı.Diğer bütün varlıklar Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Dikkat ederseniz "Nur" kelimesi de Nun harfi ile başlıyor.(              ) Nur-u Muhammedî'den:

Bütün Ruhlar,

Kalem,

Levh-ı Mahfuz,

YAZI,

Arş-ı Ala,

Melekler,

Cinler,

Cennet,

Cehennem,

Yedi kat Gökler,

Birinci kat gök içinde bulunan Uzay ve dolayısıyla;

Galaksiler,

Yıldızlar,

Güneş sistemi

Dünya ve en sonunda da

İnsan yaratılmıştır.

Görüldüğü gibi yazı, insandan önce hem de pek çok önce yaratılmıştır.

Nitekim ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâm, topraktan yaratılarak, cesedine Peygamber efendimizin Nûr' undan yaratılmış Ruh' u verilip gözlerini açtığında Arş-ı A’lâ' nın üzerinde ve Cennetin her yerinde, Cennet ağaçlarının yaprakları üzerinde Kelime -i Tevhidi;

(.....................................................................)

( L   İ L  H E  İ L L A L L  H,  M U H A M M E D U N  R E S Û L U L L  H ) yazısını gördüğü, dolayısıyla bu yazının vaz’-ı ilâhîye dayandığı ve o harflerin insan yapısı olmadığı muteber din kitaplarında yazılmaktadır.

 

 

 

YAZININ DÜNYAYA İNİŞİ  VE GİZLİ SEYAHATİ

 

Her ne kadar kaybolmuş veya halen devam eden milletlere ait yazıların nereden, nasıl ortaya çıktığı ve ne kadar çeşidinin bulunduğu tam olarak bilinmemekle birlikte bir ilahiyatçı ve araştırıcı olarak bildiğimiz bir gerçek şu ki; (Hattın) yazının dünyada ortaya çıkışı, başlangıcı ve seyri şu şekilde olmuştur:

Bugün yeryüzünde bulunan ilâhî ve ilâhî olmayan inanç ve dinler arasında bir bağlantı vardır; ilâhî olmayan bütün dinler, ilâhî olan Gerçek Din'in bozulmuş, değiştirilmiş şekilleridir. Sapık dinler, sapık görüşler ve yanlış inanışların hepsi, aslında ilâhî olan Tevhit inancının "Lâ ilâhe illallah (Allah'tan başka tapınılacak bir ilâh yoktur)" inancının değiştirilmiş, bozulmuş şeklidir.Son ilâhî din olan İslâm dini, Allah inancının aslını bildirerek, bütün peygamberlerin bu tevhit inancını, insanlara yeniden duyurmuş ve artık bu inancın kıyamete kadar da bozulmayacağını bildirmiştir.Onun için son ve tek ilâhî din de İslâm dinidir.

Şimdi bunun yazı ile ne alakası var diyeceksiniz, açıklayayım:

Kur'an-ı Kerim, Sevgili Peygamberimize 23 senede farklı zamanlarda âyet âyet, sure sure vahiy edilmiş ve Vahiy Katipleri tarafından değiştirilmeden aynen yazılmıştır. Peygamberimizin vefatından sonra iki kapak arasına alınarak daha sonra bir kitap haline getirilmiştir.Halbuki diğer Peygamberlere gelen kutsal kitaplar bir bütün olarak gönderilmiştir !  Meselâ;

 

Hz. İsa aleyhisselâm'a gelen İNCİL,

 

Hz. Davud  aleyhisselâm'a gelen   ZEBUR,

 

Hz. Musa aleyhisselâm'a gelen   TEVRAT ve ON EMİR,

 

Hz. İbrahim aleyhisselâm'a gelen 10  SUHUF (On adet kitap),

 

Hz. İdris aleyhisselâm'a gelen     30 SUHUF (otuz adet kitap)

 

Hz. Şit aleyhisselâm'a gelen      50 SUHUF (elli adet kitap) ve

 

Hz. Âdem aleyhisselâm'a gelen   10 SUHUF (on adet kitap) bir bütün kitap olarak gönderilmiştir ! Toplam 114 adet olan bu kutsal kitaplardan Kur'an- Kerim hariç, hiçbirinin aslı zamanımızda yoktur. Asılları ya tahrif edilmiş ya bozulmuş ya da kaybolup yok olmuştur.

Demek ki Kur'an-ı Kerim; ayet ayet, sure sure, bölüm bölüm gönderildiği şekilde ,  hiç değiştirilmeden Vahiy Katiplerince yani insanlar tarafından yazıldığı halde diğer kutsal kitaplar peygamberlere, Allah (c.c.) tarafından bir bütün kitap olarak gönderilmiştir. Bu kutsal kitaplardaki yazılar ilahi idi, insan yazısı değildi.

 

İşte asıllarının nerede ve ne kadar çeşidi bulunduğunu tam olarak bilemediğimiz beşer yazılarının, insanlar tarafından yazılan bütün yazıların aslı, başlangıcı, temeli yukarıda bahsettiğimiz bu kutsal kitaplardaki yazılardır. İnsan olarak ilk yazıyı da ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem aleyhisselâm kendisine gönderilen on kitap ve Cebrâil aleyhisselâm vasıtasıyla Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmış, çocuklarına ve sonra gelen insanlara bildirmiştir.Mağaralarda bulunan resimler,çizgiler ve yazılar; kardeşi Habil’i öldürüp işlediği bu günahtan dolayı  Adem aleyhisselamın kendisinden ayrılarak dağlarda ve mağaralarda yaşayan cahil kalmış Kabil’in çocukları ve nesli tarafından yazılmış..Adem aleyhisselamın yanında kalan çocukları ise okuma yazma bilen, şehir hayatı yaşayan medeni  insanlardı..

Çünkü  kendisine  çeşitli konularda; (İman,İbadet,Ahlak,Matematik,Geometri,Fizik,Tarım,Çeşitli Zanaatlar,Dil-Yazı vs.)10 Suhuf ( on kitap) gönderildiğine İnandığımız Hz.Ademin cahil olması düşünülemez.Aksi halde bir çelişki olur.21. asırda bile dünyamızda bilimin üst seviyelerine çıkmış insanlar olduğu gibi,Afrika ormanlarında,Amazon ormanlarında vs. ilkel olarak yaşayan cahil,okuma-yazma bilmeyen insanlar yok mu?Onları örnek göstererek 21.asrın bütün insanları böyledir, okuma- yazma bilmeyen iptidai,ilkel insanlardır demek insaf ölçülerine sığmaz

 

Prof. Dr. A. Süheyl ÜNVER 1953’te Yeni Lâboratuvar Yayınlarının 9.sırasında yayınlanan “Türk Yazı Çeşitleri” isimli eserindeki  yazı isimlerini ve hat tarihimizi kısaca bildiren İsmail Hakkı’ -dan alınmış bir  belgede şöyle denilmektedir:

“Malum ola ki Âdem aleyhisselâm on iki kalem üzere hat yazıp ol on iki kalem üzere yazılan hat bunlardır. Zikrolunur:

 

1-Arabî 2-Farisî 3-Süryanî 4-İbranî 5-Himyerî  6-Rumî  7-Kıptî  8-Berberî 9-Endülüsî 10-Hindî  11-Cinî  12-Yunanî.                                                                                         

Pes (sonra) Âdem aleyhisselâm bu aklam (kalemler, yani bu yazı çeşitleri) üzere kerpiçler üzerine hat yazıp, ol kerpiçleri pişirip yere defnetmiş idi (gömmüştü). Ba’dehu  Tufan-ı Nûh’ta(Nuh Tufanından sonra) üzerinde hat yazılı olan kerpiçler kimin eline girdi ise ona göre taklid-i ta’lim ederek yazıp, elsine-ı muhtelife (çeşitli diller) ve hutut-u müteferrikaya (değişik yazı şekillerine) şuyu’ buldu (yayıldı). Arabî yazılan kerpiç Hazret-ı İsmail aleyhisselâm zamanına değin mestur kalıp Hazret-i İsmail ol kerpiçi bulup Arabî söylemek ondan bakidir...”

Büyük İslâm alimi Es-Seyyid Abdulhakim Arvasî Hazretlerinin, 20.Asrın başlarında İstanbul’a gelen Fransız dil ve yazı araştırmacısı bilim heyetine dil ve yazının menşei,  başlangıcı ile ilgili olarak verdiği bilgiler,Fransız  heyetini  hayrete düşürmüş, O İslâm âliminin derin kültürü ve  engin  bilgisi karşısında İslâm dinine ve âlimlerine büyük hayranlık duymuşlardır.

O Büyük İslâm âlimi, yazı konusunu  ana hatlarıyla kısaca şöyle ifade buyurmuşlardır:

“İlk insan ve ilk peygamber Âdem  aleyhisselâma  gelen ve her biri çeşitli konuları ihtiva eden 10 SUHUF’ tan  bir tanesi çeşitli  diller ve yazı üzerine idi.Adem aleyhisselâma, dolayısıyla çocukları olan biz insanlara öğretmek için Allahu Tealâ tarafından gönderilmişti.”

Kur’an-ı Kerim’de Allah-ü Teala, insana kalemle, yazıyla,(okumayı ve) bilmediklerini nasıl öğrettiğini  Ikra Suresinde şöyle açıklıyor:

 

 

Bismillahirrahmanirrahim.

 

Ikra’ Bismi Rabikkellezî halak (1)

 

Halakal insâne min ‘alak (2)

 

Ikra’ ve Rabbukel Ekrem (3)

 

Ellezî alleme bil-kalem (4)

 

Allemel-insâne mâ lem ya’lem (5)...

 

Bu âyetlerin meâli, yani anlamı şöyle:

“Acıyan ve esirgeyen Allah’ın adı ile..

Oku (Ey habibim); Yaratan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku. Rabbin öyle bir kerem sahibidir ki; kalemle (yazıyla) öğretti,insana bilmediklerini öğretti.”

Evet; Rabbimize, Allah’ımıza ne kadar şükretsek azdır.Bize dil, kalem, yazı, bilgi ve hattı ,hatta Kendini  öğretti .

 

 

 

MEŞHUR HATTATLAR

 

Hz.Ali ve vahiy kâtibi sahabelerin dışındaki meşhur hattatlar şunlardır:

 

1-İbn-i Mukle: Abbasî Halifelerinden Muktedir-Billah’ın veziridir. Kûfî yazıdan sülüs ve nesih yazılarını İbn.Mukle vücuda getirmiştir.

2-Ali İbn. Bevvâb :Kendisinden bir asır önce gelen İbn.Mukle’nin vazettiği esası daha ileriye götürmüş ve geliştirmiştir. Kıymetli yazıları bazı kütüphane ve müzelerimizde mevcuttur.

3-Ali İbn-i Hilâl: İbn-i Bevvâb ve İbn-i Mukle’nin yolundan devam etmiştir.

4-Cemâluddin Yakut’ul-Musta’sımî (1204-1298): Kalemin ucunu eğri keserek aklâm-ı sittede büyük bir gelişme vücuda getirmiştir.Yakut’un yaptığı bu yenilik,hüsn-ü hat tarihinde bir inkılap niteliğindedir, kendisi Türk’tür.Kendisinden sonra gelen Osmanlı Türkleri de hüsn-ü hat sanatının zirve eserlerini vererek Yakut’ul-Mustasım Kaleminin hakkını vermişlerdir.

5-Abdullah Sayrafî: Yakut’un yolundan giderek bilhassa nesih yazılarında tekemmül vadisinde ilerlemiştir.

6-Meraşlı Hayrettin: Meraşlı Hayrettin üstat, Şeyh Hamdullah’ın hocasıdır.

7-Amasyalı Şeyh Hamdullah (1437-1520): Murakaası ( yani albümü ) Topkapı Sarayı Müzesi Yazı Salonunda teşhirdedir. Padişah ll.Bayezîd’in hocası olan Şeyh Hamdullah bihakkın „kıblet’ul-küttab“ unvanı ile meşhurdur.Çünkü kendisi memleketimizde ve diğer milletlerde bulunan bütün hattatların bilhassa sülüs ve nesih yazılarda teveccüh noktası olmuştur. Böylece en büyük yazı üstâdının Türkiye’de yetiştiğini bıraktığı şâheserlerle ispat etmiştir. Yazı yazarken çok defa mürekkep hokkasını padişah tutmuştur. Bu ise hakkında yapılan en büyük iltifât ve hürmete misâl olarak yeter de artar bile...

8-Karahisarlı Şemseddin Ahmet Efendi (1468-1556): Ahmet Karahisarî İran hattatlarının tesirinden kurtulamamıştır. Sinan devrinde yetişen ve „şeş kalem“ yazının yüzünü ağartan Karahisarî’ye Yakut-ı Rûm da denmiştir.

9-Tacuddin Celâl: Süleymaniye Camii’nin kitâbelerinin yazılmasında Şeyh Hamdullah tarafından Kanunî’ye tavsiye edilen hattattır.

10-Bursalı Şerbetçizâde İbrahim Efendi: Tarzı, Şeyh’in tavrı tutunduktan sonra devam edememiştir.

11-Mustafa Dede: Şeyh Hamdullah’ın oğludur.

12-Hüsameddin Hüseyin Şah: Şeyh’in pek sevdiği talebelerindendir.

13-Şükrullah Halife: Şeyh Hamdullah’ın damadı olup, Hamdullah’tan sonra üstatların üstâdı olmuştur.

14-Pîr Mehmet: Şükrullah’ın oğludur.

15-Kırımlı Abdullah Efendi: Pîr Mehmet ve Mustafa Dede’nin talebesidir.

16-Abdülkerim Halife

17-Belgratlı Feyzullah Efendi

18-Üsküdârlı Hasan Çelebî: Karahisarî’nin mânevî evlâdıdır.

19-Erzurumlu Halid: Hasan Çelebî’nin talebesidir.

20-İmam Mehmet

21-Derviş Ali: İmam Mehmet ve Erzurumlu Halid’den icâzet almıştır.

22-- Nefeszâde İsmail Efendi.

23-Suyolcuzâde Eyyubî Mustafa: Derviş Ali’nin talebesidir

24- Hafız Osman Efendi(Hafız Osman bin Ali-1642-1700 m.,?-1112 h.): Hafız Osman, zamanın üstâdı Derviş Ali’den ders almıştır. Daha sonra Derviş Ali’nin emriyle bir müddet Suyolcuzâde Eyyubî Mustafa’dan ders almıştır.Talimini tamamladıktan sonra Nefeszâde İsmail Efendi’ye de devam ederek Şeyh Hamdullah’ın yazılarındaki bütün incelikleri tamamen öğrenmiştir. Böylece yazılarında bilhassa sülüs ve nesihte Şeyh Hamdullah’tan sonra en büyük şahsiyet olarak kabul edilmiştir.

O sıralarda başka tavırlarla yazan hattatlar bile Hafız Osman Efendi’ye devam etmişler, daha önce takip ettikleri kaideyi terk ile onun zarif ve parlak üslubu yoluna girmişlerdir. Pek çok talebe yetiştirmiştir.

„Hafız Osman hattıyla“ yazılan Kur’an-ı Kerim’ler iki bin ikinci yıla girdiğimiz şu günlerde bile memleketimizde büyük bir revaçla tercih edilmektedir. Hatta evlerimizdeki Kur’an-ı Kerim'lerin çoğunun Hafız Osman hattıyla yazıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Meşhur (     ) „waw çekme „ hikâyesi de Hafız Osman’a atfedilir.

25-Hezarfen Mehmet Efendi: Hafız Osman’ın talebelerindendir.

26-Şair Süleyman Nahifî Efendi: Hz.Mevlânâ’nın Mesnevîsini aynı vezinde nazmen tercümede muvaffak olan şair Süleyman Nahifî Efendi de yazıda Hafız Osman Efendi’den kemale ermiştir.

27-Sultan lll.Ahmet: Hafız Osman’ın talebelerindendir.

28-Sultan ll.Mustafa:Hafız Osman’ın talebelerindendir.

29-Çinicizâde Abdurrahman Efendi:Hafız Osman Efendi’nin kalemlerini açmak hizmetiyle haklı iftihara kavuşanlardandır.

30-Cezzar Abdullah Efendi: İmam Mehmet Efendi’nin çömezidir.

31-Ramazan Efendi: Cezzar Abdullah Efendi’den icazet alan Ramazan Efendi, dört yüz Mushaf-ı Şerif yazmıştır !

32-Hafız Halil: Ramazan Efendi’nin halefidir.

33-Hafız Ahmet: Hafız Halil’in halefidir.

34-Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi: Hafız Osman’ın 1112 h.,1700 m.Yılında vefatından sonra Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi “üstat-ı ekber” sayılır.Sultan lll.Ahmet, Yedikuleli’yi daima manevî iltifatlarıyla ve bol ihsanlarıyla taltif eder. Padişaha teşekkürlerini sunmak için yazdığı Kur’an-ı Kerim çok nefistir. (“Bu kıymetli eser hâlen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde kıymetli yazmalar içinde saklıdır.” Prof. Dr.Süheyl Ünver, Türk Yazı Çeşitleri, 1953, İstanbul,s.8)

35 Ef-Eğrikapılı Râsim endi: Yedikuleli’nin en güzide talebelerindendir. Çok talebe yetiştirmiş, çok sayıda Kur’an-ı Kerimler,en’amlar,murakaa ve kıt’alar yazmıştır.

36-Hıfzı: Râsim Efendi’nin talebesidir.

37-Seyyid Abdulhalim: Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi’nin oğlu ve meşhur talebesidir.

38-Seyyid Mehmet: Seyyid Abdullah Efendi’den mezun Seyyid Mehmet Efendi beş yüz Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Bu sahada rekor Seyyid Mehmet Efendi’de..

39-Hafız Salih: Çemşîr “Şimşir”Hafız diye anılır.Üç yüzden fazla Kur’an-ı Kerim yazmıştır.

40-Şekerzâde Mehmet: Nesihte üzerine yetişen gelmemiş olarak bilinir. Şimşir Hafız ve Şekerzâde’nin yazıları karşısında hayranlıklar gizlenemez.

41-Süleyman Ah-enîn Kalem

42-Ömer: Sarayda yazı muallimi ve sikkelerin ressamıdır.

43-İmam Derviş Ali

44-Hüseyin Hablî

45-İpci

46-Yahya Fahrettin

47-Yamak Salih

48-Kütahyalı Şeyhzâde Mustafa (Mustafa el-Kutahî)

49-Afif damadı Osman

50-Ebubekir Raşit

51-Trabzonlu Ömer Vasfî

52-İsmail Zühdî: Hıfzî Efendi’nin talebesidir. “Râkım geçilmez” sözüne mazhar meşhur hattat Mustafa Râkım Efendi’nin ağabeyi ve hocasıdır .Kabr-ı şerifi Edirnekapı haricindedir. Nesih yazı en son âhengine Şeyh Hamdullah ve Hafız Osman’dan sonra İsmail Zühdî’de kavuşmuştur. Sülüs yazıda da Şeyh’in ve Hafız Osman’ın en güzel harf ve kelimelerini alarak aynen, fakat kendi üslûb kanunlarıyla taklit ederek sıralamıştır. Bundan dolayı yazılarına “Şeyh’indir!” dendiği bile olmuştur.

53- Mustafa Rakım Efendi (1757-1828): İsmail Zühdî Efendi’nin en büyük talebesi ve küçük kardeşidir. Bir anlamda en büyük eseridir diyebiliriz. Çünkü Râkım’ın ressamlık yönü bir tarafa; sülüs, nesih, ta’lik ve bilhassa celîde muazzam bir üstaddır.

Hiç kimse bu zat kadar lâtif ve bediî tarzda yazmaya muktedir olmamıştır. Onun muazzam eserleri karşısında hayrette kalmamak mümkün değildir. Tuğraları eski şekilden ıslâh ederek en iyisini tasavvur edilmeyecek derecede nefis ve yeni bir tarzda yazmaya kendisinden başka kimse muvaffak olamadı. Tuğrayı herkesin kendi dar zevkine göre uydurmasına mani olmuş ve onu takip edenler yolunda yürümekten başka çare bulamamışlardır.

Yazı hiçbir hattatın elinde Râkım’daki kadar teşahhus edememiştir. Bu konuda şahitleri ile birlikte yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum:

Yıl 1995. Yer: Kartal İmam-Hatip Okulu konferans salonu. Hattat Mehmet Memiş, hattın tarihçesini slâyt gösterileriyle örneklendirerek anlatmakta...Milli Eğitim Bakanlığı Hizmet içi Eğitimde görevli hat hocaları (Adem SAKAL, Muzaffer ECEVİT, Tahir GÜÇLÜ,Yusuf SEZER, Doğan ÇİLİNGİR) ve kursiyer, öğretmen-öğrenciler, dinleyiciler arasında. Sıra Mustafa Râkım ve eserlerine geldiğinde; iki örnekten bir tanesi satır istifli sülüs-celî bir levhâydı. Dik çizgi olarak bildiğimiz elif ve lâmlara Râkım Efendi o kadar güzel bir meyil ve hareket vermişti ki bütün kavisli çizgilerle birlikte bütün yazılar ve çizgiler hareket hâlindeydi. Askerî birliklerin yürüyüşüne benzer bir hareketle sağdan sola doğru Râkım’ın eseri yürüyüşe geçmişti. Bunu hissetmedim; bizzat yaşadım ve gördüm. Yüzüm sap sarı olmuştu. Arkadaş:

-Sana ne oldu? Betin, benzin atmış,dedi

-Benim gördüğümü sen görmedin mi? Râkım’ın eserindeki yazılar hareketlenmiş, sanki eserden dışarı çıkacakmış gibi yürüyorlar.

Mehmet MEMİŞ Beye slâytları tekrar geri alarak gördüğüm eseri tekrar görme ricasında bulundum. Slâytları geri alarak birkaç eseri tekrar gösterdi.

-Bu mu? dedi.

-Yok,dedim. Râkım’ın eserlerinden bir tanesiydi.

Konferansın seyri, akışı içinde benimle daha fazla özel olarak ilgilenemeyeceğini hissettiğim için:

-Tamam, önemli değil. Sen konferansa devam et, dedim. O eseri bir daha göremedim.

Velhasıl Osmanlı-Türk yazısını en son kemâline vardıran Mustafa Râkım Efendi..(Hamit Hoca da bu kemaldeki nasibini  alan büyük hattatlarımızdan..)

„RÂKIM GEÇILMEZ“ sözünün neden meşhur olduğunu daha iyi anladım.

 

54-Mehmet Esad Yesarî (1753-1798)

55-Mahmud Celaleddin (?-1849)

56-Esma İbret Hanım (?-1780)

57-Fatma Şerife Hanım.

58-Kazasker Mustafa İzzet Efendi (1770-1849)

59-Mehmet Hulusî Efendi (1869-1940)

60-Seyyid Mehmet Şevkî Efendi: (1829-1887Dayısı hattat Hulusî Efendiden sülüs ve nesihi meşk etmiş ve asla üstadını bırakmamıştır. Kütüphaneye „Hafız Osman murakka’aları“ denen yazılarını görmek için devamlı gider , yazıları çok mütalaa ederdi. Ayrıca İsmail Zühdî Efendinin yazılarını elde eder ve ruhundan ruhuna feyiz almak için haftanın muayyen günlerinde Edirnekapı haricindeki kabrini ziyaret ederek kendini öyle yetiştirmiştir ki bilhassa sülüste ve nesihte zirveye yetişenlerden olmuştur.

Hattat Fuat BAŞAR “Hattı Şevkî Efendi gibi rüyada bile öğretirler.” demişti.

Zirveye oturanlardan biri olan hattat Samî Efendi de Şevkî Efendi hakkında şöyle demiştir:

“Şevkî Efendi istese de hatalı yazamaz.”

 

Şevkî Efendi’nin hat şeceresi şöyledir:

a)     Mehmet Hulusî (Dayısı)

b)     Mahmud Racî

c)     Ömer Vasfî

d)     Yamak Salih

e)     Hüseyin Haplî

f)       Derviş Ali (Sanî)

g)     Hafız Osman

h)     Nefeszâde İsmail

i)       Derviş Ali (Evvel)

j)        Halid bin İsmail Erzurumî

k)     Hasan’ul-Üsküdârî

l)        Pîr Mehmet Dede

m)   Damad Şükrullah Halife

n)     Şeyh Hamidullah

Prof .Dr.Süheyl ÜNVER, Şevkî Efendinin torunudur. (Türk Yazı Çeşitleri, s.12).

61-Samî Efendi (1838-1912)

62-Bakkal Arif Efendi (1830-1909)

63-Râkım Bey (1874-1949): Bakkal Arif Bey’in talebesidir.

64-Paşazâde Ali Haydar Bey

65-Hoca Sa’deddin Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.

66-Yahya Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.

67-Feyzullah Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.

68-Veliyuddin Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.

69-Çelebizâde Asım Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.

70-Hekimoğlu Ali Paşa: Osmanlı Sadrazamı.

71-Koca Râgıp Paşa: Osmanlı Sadrazamı.

72-üstat Ağakapılı İsmail Efendi: Hafız Osman Efendi’nin benzeri olmayan müstesna bir zat olduğunu devamlı vurgulardı.

73-Yâkut bin Hilâl

74-Esad Yesârî

75-Yesarîzâde: Esad Yesârî’nin oğludur.

76-Mehmet Tahir (?-1845)

77-Hacı Kâmil Akdik (1861-1941): ”Reis’ul-hattatîn” lâkabına hakkıyla kavuşanlardan.

78-Hacı Nuri Korman (1868-1951)

79-Aziz Efendi (1871-1934)

80-Hasan Rıza Efendi (1849-1920) Halim Özyazıcı’nın hocası.

81-Mustafa Halim Özyazıcı (1898-1964)

82-İsmail Hakkı Altunbezer (1873-1946)

83-Beşiktaşlı Hacı Nuri Efendi (1868-1951)

84--Filibeli Hacı Arif Efendi

85Ömer Vasfî Efendi (1880-1928)-Mahmud Yazır’ın hocası.

86-Elmalılı Hamdi Yazır (1878-1942)-Sami Efendi’nin talebesi.

87-Mahmud Yazır (1895-1952)

88-Neyzen Haci Muhammed Emin Yazıcı Efendi (1898-1964): Ömer Vasfî Efendi’ nin kardeşidir.

89-Nazif Efendi

90-Necmeddin Okyay (1883-1967)

91-Hafız Kemal Batogay (1891-1981)

92-Mahir İz

93-Prof. Dr.Nihat Çetin

94-Tuğrakeş Hakkı Bey

95-Yahya Hilmî Efendi

96-Şefik Bey

97-Çırçırlı Ali (Haydar) Efendi: Şefik Bey’in talebesidir.

98--Hakkı Efendi (Hakkı Bey): Samî Efendi’nin talebelerindendir.

99Faik Bey, Ferit Bey

100-Hâmit Aytaç(1891-1982)

 

 

 

 

 

 

21.YÜZYILA ULAŞAN Türkiye’deki HATTATLAR:

 

 

1-Prof. Dr. Ali ALPARSLAN

2-Hasan ÇELEBİ

3-Dr. Fuat BAŞAR

4-Mehmet ÖZÇAY

5-Osman ÖZÇAY

6-Davut BEKTAŞ

7-Hüseyin ÖKSÜZ

8-Adem SAKAL

9-Mehmet MEMİŞ

10-Hüseyin KUTLU

11-Hüseyin GÜNDÜZ

12-Tevfik KALB

13-Aydın

14-Turan SEVGİLİ

15-Savaş ÇEVİK

16-Tahsin KURT

17-Ali Rıza ÖZCAN

18-Mustafa KOÇAR

19-İsmail KANBAZ

20-Kadir KUŞKIRAN

21-Mustafa PARILDAR

22-Ali ihsan SAKAL

23-Bilâl SEZER

24-Muhsin DEMİREL

25-Yusuf SEZER

26-Abdulhadi (Erol) DÖNMEZ

27-Fevzi GÜNÜÇ

28-Doğan ÇİLİNGİR

29-Ahmet Tuna Acar

30-Aydın Köse

31-Kadir Sakoğlu

32-Ebuzer Özkan

33-Muzaffer Çubuk

34-Şaban Karib

35-Hikmet Sağlam

36-Tahir Güçlü

37-Esad Güçlü

38-Ahmet Zeki Yavaş

39-Emin Baran

40-Ömer Faruk Atabek

 

 

41-Emine SAĞMAN

42-Berrak ÖZDOĞAN

43-Cavide PALA

44-Betül KIRKAN

45-Melek SAYIN

46-Beatrice(Hilal)  ÇİZMECİOĞLU

47-Merve ALTUNEL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

B)Türkiye dışında

1-Ahmet Ziya İbrahim: Suudî Arabistan

2-Dr. Selman İbrahim: Irak

3-Dr. Muhammed Şerif: Cezayir

4-Gulam Hüseyin Emirhan: İran

5-Muhammed Hasan Abd’ul-Hayr: Mısır

6-Ziyad H.El-Mühendis: Irak (Celî sülüs)

7-Adnan S.Osman: Suriye (Celî sülüs, celî divanî)

8-Ahmet A.Hammad: Irak (Sülüs, nesih)

9-Musenna A.El-Ubeyd: Irak (Sülüs)

10-Nâbî N.El-Şerif: Irak (Nesih)

11-Sadakat J.Kakharan: İran (Talik, celî talik)

12-Muhsin Pekerî: İran (Celî talik)

13-Muhammed Ma’zil: Fas (Talik, celî talik)

14-M. F.El-Humsî: Suriye (Celî divânî)

15-H.Hudeyr: Suriye (Divânî)

16-Z.M .El-Berzencî: Irak (Divânî)

17-S.H.Abdulhakim: Birleşik Arap Emirlikleri-Afganlı.(Kufî)

18-F.A.Mevlûd: Irak (Muhakkak)

19-Ubeyd El-Bankî: Suriye (Reyhânî)

20-J.A.El-Turkî: Ürdün (İcâze)

21-J.El-Gurj: Suriye (Rikaa)

22-M.El-Muallimî: Fas (Mağribî)

23-Resul Murâdî: İran (Hurde talik)

 

EN GÜZEL CELÎ TA’LİK YAZILARININ YER ALDIĞI BAZI MEKÂNLAR VE HATTATLARI

 

1-BAYEZİD CAMİİ,    Şeyh’ul-İslâm Veliyuddin Efendi (Cami içinde, Veliyuddin kütüphanesi olan yerde)

 

2-ŞEYH’UL-İSLÂM TEKKESİ KAPISI, Kâtipzâde Mehmet Refi’ (Baba Haydarda)

 

3-AMCA HÜSEYİN PAŞA MEDRESESİ ÇEŞMESİ, Kâtipzâde Mehmet Refi’ (Kapı yanında - Saraçhâne başında)

 

4-EYYUB SULTAN ÇEŞMESİ ,   Kâtipzâde Mehmet Refi’

 

5-KARACAAHMET ÇEŞMESİ ,  Mustafa Râkım Efendi (Miskinler önündeki çeşme)

 

6-ALEMDÂR ÇEŞMESİ , Mustafa Râkım Efendi (Şengül hamamına çıkan yolda)

 

7-İSMAİL ZÜHDÎ EFENDİ MEZARI ,Mustafa Râkım Efendi (Kendi ağabeyi ve hocası – Edirnekapı’da-Ayak taşı yazısı)

8-GUREBÂ HASTANESİ , Hulusî Efendi (“Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi”)

9- ESKİ BÜYÜK MİLLET MECLİSİ, Hulusî Efendi (“Ve emruhum şûrâ)

 

10-İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ,  Kazasker Mustafa İzzet Efendi (Kapı üstü)

 

11-Ayrıca İstanbul’da elliden fazla ve hepsi de imzalı kitâbesi bulunan    Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi

12- KAPALI ÇARŞI  GİRİŞLERİ  Nuru Osmaniye Cami tarafındaki kapı üstü                       Sami Efendi

 

 

EN GÜZEL CELÎ YAZILARIMIZIN YER ALDIĞI BAZI MEKÂNLARDAN BİR KAÇ MİSAL:

A) CAMİLER

 

1-EYYUB SULTAN CAMİİ  ,  İsmail Zühdî Efendi

 

2-SÜLEYMANİYE CAMİİ , Hasan Efendi (Karahisarî Ahmet Efendi’nin şakirdi ve manevî oğludur. “Hasan bin Ahmed’ul Karahisarî”)

 

3-FATİH CAMİİ ,  Ali bin Murid’us-sufî (Tarih kitâbesi ve bâbı”kapısı”)

 

4-NUSRETİYE CAMİİ ,  Mustafa Râkım Efendi

 

5-VALİDE CAMİİ ,  Sâmi Efendi (Aksaray’da)

 

6-CİHANGİR CAMİİ ,  Şevkî Efendi

 

7-SÜMBÜL EFENDİ CAMİİ   ,  Şevkî Efendi

 

8-SULTAN SELİM CAMİİ ,  Şefik Bey (Cihar-yâr, Bilal-ı Habeşî Levhaları)

 

9-AYASOFYA CAMİİ ,   Kazasker Mustafa İzzet Efendi

 

10- AYASOFYA CAMİİ,    Sultan Mahmud’ul-Adlî (Müteaddit Camilerde)

 

11-MİMAR AYAS CAMİİ ,  Ömer Vasfî Efendi (Kapı üstü-Saraçhâne başında)

 

12-ŞİŞLİ CAMİİ ,  Mustafa Halim

 

13-ŞİŞLİ CAMİİ ,  Hattat Hamit

 

14-HACI BAYRAM CAMİİ , Mustafa Hali m (Kapı üstleri)

 

15- MALTEPE CAMİİ ,  Mustafa Hali m

 

16-BURSA ULU CAMİİ,Muhtelif Hattatlar.(Bursa Ulu Camii,Hat Müzesi şeklinde,paha biçilmez değerdeki yazılarla donanmıştır.)

 

B) TÜRBELER

 

NAKŞİDİLVÂLDE TÜRBESİ , Mustafa Rakım Efendi

 

İSMAİL ZÜHDî EFENDİ KABRİ,  Mustafa Rakım Efendi  (Kendi biraderi)

 

ŞAH SULTAN TÜRBESi, İsmail Zühdî Efendi (Defterdârdâ kitâbe)

 

C) ÇEŞMELER

 

ALMAN ÇEŞMESİ  ,  Hacı Nuri Efendi

 

ŞİŞLİ CAMİİ ÇEŞMESİ, Mecit Ayral

 

BEBEK CAMİİ , Mecit Ayral

 

YEŞİLKÖY CAMİİ , Mecit Ayral

 

ORTA KÖY CAMİİ, Mecit Ayral

 

MUSTAFA REŞİT PAŞA TÜRBESİ YANI ,   Mecit Ayral

 

D) DİĞER MEKÂNLAR

 

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ, Şefik Bey (Üniversite kapısı)

 

TOP KAPI SARAYI, Hacı Kâmil Efendi (Seterli koğuşu “yazı salonu”)

 

 

HÜSN-I HAT YAZI ÇEŞİTLERİNDEN ÖRNEK ALINACAK YAZILAR

 

1.Hz.Ali (Kerremellahu vechehu)’nin kûfîsi:

2.Hacı Kâmil Akdik (Reis’ul-Hattatin 1861-1941)’in

Hutût-ı Mutenevvia”(Çeşitli Hatlar) levhasındaki yazı çeşitlerinden 12 tanesi;(Kalem Güzeli-c.1,s.92),(Yeni Rehber Ansiklopedisi-c.8,s.354) 

1-Kûfî,

2-Sülüs,

3-Nesih

4-Muhakkak

5-İnce kalemle sülüs (İnce sülüs)

6-Tevki

7-Rikâ’a (Hattı İcâze)

8-Ta’lik

9-İnce ta’lik

10-Divânî

11-Celi divânî

12-Rik’a

 

3.Şeyh in  Murakkâı:

Hüsn-ü Hatta Şeyh denildiğinde Şeyh Hamdullah akla gelir.

4.Mir Ali’nin Kıt’ası:

5.İmâd’ın Sahifesi:

6.Yesârî’nin Besmelesi:

7.Hâfız Osman’ın Mushafı:

8.Râkım’ın celîsi:

9.Kazasker’in Hilyesi:

10.İsmail Zühdî’nin Meşki:

11.Ţevkî’nin Cüz’ü:

12.Sâmî’nin Kitâbesi:

Bu örneklerin tamamı birer şaheserdirler.(Sinan’ın Süleymanîyesi, Fuzulî’nin Divanı, Dede Efendi’nin Bestesi, Mevlânâ’nın Mesnevisi, Süleyman Çelebî’nin Mevlîdi gibi...)

13.Abdulaziz Han(1830-1876, 32.Osmanlı Padişahı, 97.İslâm Halifesi)’ın sülüs yazısı:

(Yeni Rehber Ans.c.1, s.75 ve 59)

14.Paşazâde Ali Haydar Bey’in ta’lik celîsi: (Aslı Sultanahmet Camiinde)

15.Bakkal Arif Efendi’nin sülüs-nesih yazısı:

(Kalem Güzeli-c.1,s.91)

16.Mehmet Tahir (....-1845)’in Besmelesi:

(Kalem Güzeli-c.1,s.128)

17.Hacı Kâmil Akdik (1861-1941)’in Besmelesi:

(Kalem Güzeli-c.1, s.128)

18.Hacı Nurî Korman’ın Besmelesi:

(Kalem Güzeli-c.1, s.128)

19.Neyzen Mehmet Emin Yazıcı (1884-1945)’nın Besmelesi:

(Kalem Güzeli-c.1, s.128)

20.Abdulhamid Han (1842-1918, 34.Osmanlı Padişahı, 99.İslâm Halifesi)’ın sülüs yazısı:

(Yeni Rehber Ans.c.1, s.83)

21.Abdulmecid Han (1823-1861, 31.Osmanlı Padişahı, 96 İslâm Halifesi)’ın sülüsü.

(Yeni Rehber Ans.c.1,s.101-102)

22.Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin sülüs celîsi.(Orijinali Ayasofya Camii’ndedir)

(Yeni Rehber  Ans.c.2, s.23,111)

23.Mustafa Rakım Efendi’nin Sülüs Fâtihası.

(Yeni Rehber Ans.c.7, s.133)

24.Hamit Aytac’ın sülüs celîsi.

(Yeni Rehber Ans.c.8, s.287)

25.ll.Mahmud Han’ın sülüs celî ve sülüsü (İlki İstanbul Hat Sanatları Müzesinde, ikincisi  ise Bayezıt Medresesi’indedir.)

(Yeni Rehber Ans.c.8, s.352-353)

26.Mustafa Halim’in sülüs, sülüs celî ve nesihi.(Dokuz waw’lı Levhâsı)

(Yeni Rehber Ans.c.10,s.     )

27.Hz.Peygamber (SAV)’in yazdırıp Bizans İmparatoru Heraklius’a gönderdiği mensub-Kûfî mektup.

(Rehber Ans.c.12, s.283)

28.Mustafa Rakım Efendi’nin sülüs celîsi.

(Rehber Ans.c.12, s.336)

 

(MEKTEP-EKOL YAZILAR)

 

29.a) Mahmud Celaleddin (.....-1829)’in sülüs celîsi.

(Kalem Güzeli-c.1, s.133)

30.b) Hafız Osman (1642-1698)’ın sülüs ve nesih hattı.(Orijinali Necmeddin Okyay Koleksiyonunda)

(Kalem Güzeli-c.1, s.132)

31.c) Şevki Efendi (1829-1887)’nin muhakkak ve nesihi.(Orijinali Necmeddin Okyay Koleksiyonunda).

(Kalem Güzeli-c.1,s.132)

 

32.ç) Ahmet Karahisarî’nin sülüs, nesih, tevkî ve Rikâ’a yazıları.(Orijinali Türk İslâm Eserleri Müzesinde).

(Kalem Güzeli-c.1,s.131)

33.d) Şeyh Hamdullah 81429-1520)’ın sülüs-nesih kıtası.(Orijinali İstanbul  Üniversitesi Kütüphanesi A-6486 numarada kayıtlı).

(Kalem Güzeli-c.1,s.165)

34.e) Mustafa Râkım (1757-1826)’ın sülüs Satırı.(Aslı Ekrem Hakkı Ayverdi Koleksiyonunda)

(Kalem Güzeli-c.1, s.167)

35.f) Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (1801-.....)’nin sülüs-nesih Hilyesi.(Orj.Ekrem Hakkı Ayverdi Koleksiyonunda)

(Kalem Güzeli-c.1, s.171)

36.g) İmâd’ul-Hasenî (.....-1617)’nin (İranlı Ta’lik-nüvis) ta’lik Kıtası.(Orj.İstanbul Kütüphanesi F-1428 numarada kayıtlı).

(Kalem Güzeli-c.1, s.169)

37.a) Şefik Bey (1819-1888)’in (Kazasker Mustafa İzzet Efendi Ekolünden) celî ve sülüsü. (Orijinali Top kapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde)

(Kalem Güzeli-c.1, s.135)

38.b) Neyzen Emin Efendi (1884-1945)’nin (Rakım Efendi Ekoluna bağlı, Sami Efendi (1838-1912) kolundan) sülüs ve celîsi.

(Kalem Güzeli-c.1, s.139)

39.c) Tahir Efendi (....-1845)’nin (Mahmud Celaleddin mektebinden ve aynı koldan) celî-sülüs Beyti.

(Kalem Güzeli-c.1, s.139)

40.ç) Ömer Vasfi Efendi (1880-1928)’nin celî sülüs Levhâsı.

(Kalem Güzeli-c.1, s.140)

HAT HAKKINDA YAZILMIŞ KİTAPLAR